Bölgede Taşlar Yeniden Diziliyor

Bölgede Taşlar Yeniden Diziliyor

Uzun süredir hemen yanı başındaki savaşı -örtülü operasyonlar dışında- izlemekle yetinen Türkiye, 24 Ağustos Çarşamba günü itibarıyla savaşın en önemli aktörü haline geldi. TSK’nın garantörlüğünde başlatılan, Koalisyon Güçleri ve Özgür Suriye Ordusu birlikleri ile koordineli hareket edilen Fırat Kalkanı Operasyonu’nun iki ana hedefi vardı: Birincisi Kuzey Suriye’de sınıra yakın yerleri ele geçiren DAİŞ’i elimine etmek, ikincisi ise yine aynı bölgede PYD/YPG’nin hakimiyet kurmasını önlemek.

Operasyonla birlikte Türkiye sınır komşusu olarak bu savaşın temel aktörlerden birisi olduğunu, Suriye halkından sonra en çok söz sahibi olması gereken ülke olduğunu ve de istediği takdirde doğrudan müdahale kapasitesi olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Artık hiç kimse Suriye meselesini Türkiye’nin içişlerinden bağımsız olarak düşünemez!” sözleri de Türkiye’nin bundan sonra uzun vadeli hedefleri olan askeri harekatlara devam edeceği fikrini pekiştiriyor.

Cerablus, sahadaki tüm aktörler için gözde bir şehir aslında. Fırat Nehri’nin batısında bulunan kent, lojistik açıdan dikkate değer. Bununla birlikte Türkiye ile olan sınır kapısı, buraya yerleşecek olan birliklere Türkiye’nin sağlayacağı desteği kolaylaştırması açısından da önemli. DAİŞ, Tel Abyad’ı kaybettikten sonra dışarıya açılan tek kapısı Cerablus’u önemsiyordu. PYD ise Kuzey Suriye’de ilan ettiği devletinin(!) sınırlarını tahkim etmek için kantonları birleştirmeyi amaçlıyordu. İşte Türkiye böyle stratejik bir noktaya yaptı operasyonu.

Cerablus’tan başlatıldı ancak bu operasyon Cerablus’la ve hatta DAİŞ’le kısıtlanamayacak kadar geniş çaplı. Operasyonun ikinci ayağı ise sınır hattımızın tüm terör unsurlarından temizlenmesi. Yani PYD/YPG’yle mücadele de Fırat Kalkanı Operasyonu’nun bir parçası. İlk planda iki kritik şehir, El-Bab ve Münbiç üzerinden PYD/YPG ile bir karşılaşma olacak gibi.

Mezkur terör örgütü bugüne kadar ABD’nin himayesi altındaydı. Ve hatta Amerika, PKK ile organik bağı olan PYD/YPG’yi desteklediğini defalarca söyledi gözümüzün içine baka baka. Normal zeminde kimse bunu söyleyemez, hele de stratejik ortaksanız. Ancak Amerika söylüyordu; çünkü siz ne kadar az aktörle ilişki içindeyseniz, ona o derece mahkum olursunuz. Dolayısıyla bu sarmalın içerisinde İran, Rusya ve diğer aktörlerle sorun yaşadıkça Amerika’ya daha da mahkum hale geliyorduk. Bu anlamda Suriye krizinde ABD bağımlılığımızın tekelini kırmak için Rusya ve İran’la diplomasi şarttı. Hatırlayacağınız üzere Fırat Kalkanı operasyonundan hemen önce Rusya ile diplomasi trafiğimiz yeniden başlamıştı. Rusya ile yakınlaşmadan sonra bu tekel az da olsa kırıldı, işler tersine döndü, bölgede taşlar yeniden diziliyor.

Peki nereden geliyor bu samimiyet? ABD ile PYD/YPG arasında nasıl bir ilişki var? Öncelikle bu ortaklığın perde arkasına bir bakalım.

2014 Ocak ayı. Muhaliflerle DAİŞ arasında başlayan çatışmaların ardından Rakka, Haseke ve Halep’in doğusu gibi Kürt bölgelerine uzanan hattın DAİŞ’in eline geçmesiyle çatışmalar YPG ile DAİŞ arasında yaşanmaya başladı. Eylül 2014’te ise DAİŞ’in Ayn el-Arab’a, diğer bir adıyla Kobani’ye saldırıya geçmesiyle birlikte neredeyse Ayn el-Arab çevresindeki tüm köyler DAİŞ’in hakimiyeti altına girmeye başladı. Malumunuz, bunun üzerine yaklaşık 200 bin Ayn el-Arablı Türkiye’ye sığınmıştı.

DAİŞ karşısında köşeye sıkışan YPG, uluslararası destek arayışına girerek ABD’den ve Koalisyon Güçleri’nden silah yardımı talebinde bulundu. Ve Ayn el-Arab’ın tamamen düşmeye yaklaştığı bir anda ABD, YPG’nin yardım talebine karşılık vererek DAİŞ hedeflerine yoğun bir saldırı başlattı. Aynı zamanda kargo uçaklarıyla havadan silah yardımı da yaptı YPG’ye. Bir süre sonra ise DAİŞ, Ayn el-Arab ve köylerinden tamamen çıkartıldı.

Bu deneyimin ardından Amerika, YPG’nin Suriye’de “DAİŞ’e karşı mücadelede(!)” kara gücü olarak kullanabileceği bir piyon olduğunun farkına vardı. Ve o gün bugündür devam edegelmiştir ABD-YPG arasındaki karşılıklı menfaat ilişkisi.

Aynı zamanda şunu da görmüş olduk; Ayn el-Arab kuşatması örneğinde olduğu gibi ABD hava desteğinden mahrum bir YPG, askeri açıdan hiçbir anlam ifade etmiyor.

Fırat Kalkanı operasyonuna kadar özellikle Kuzey Halep bölgesinde yaşanan gelişmeler YPG lehine seyrediyordu. ABD öncülüğündeki koalisyonun desteğini alan YPG hem DAİŞ’e hem de muhaliflere karşı hızlı bir şekilde ilerliyordu. Ancak bu operasyonla beraber artık Türkiye ve Türkiye’nin hava güçleri sahadaki denklem üzerinde etkili olmaya başladı. Rus uçağının düşürülmesinden sonra Suriye hava sahasına ilk defa giren Türk uçakları, ABD öncülüğündeki koalisyonun hava sahasındaki tekelini de kırmıştır. Olaya bu boyutuyla baktığımızda, önümüzdeki süreçte sahada köklü değişikliklerin söz konusu olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil.

Önce Cerablus’un güneyindeki operasyonlar sonucu DAİŞ’in boşalttığı köylere el koymaya çalıştı YPG militanları, ardından Biden’ın uyarısına rağmen -tabi ne kadar samimiydi o da tartışılır- Fırat’ın doğusuna çekilmediler. Ancak şu net ki; eğer kantonları birleştirme hayallerinden vazgeçmezlerse, evdeki bulgurdan da olacaklar yakın zamanda.

Geçenlerde PYD lideri Salih Müslim’in “Türkiye, Suriye bataklığında büyük bedel ödeyecek.” diyerek tehditler savurduğunu hepiniz hatırlarsınız. Siz DAİŞ’e vurdunuz, ses PYD’den geldi; hem de DAİŞ’le savaştığını iddia eden PYD’den. Aslında rahatsızlığın sebebi açık: Ortada bir denklem vardı. DAİŞ bir bölgeyi muhaliflerin elinden alıyor, sonra ABD DAİŞ’le mücadele adına ve de YPG ile arasındaki angajman kapsamında DAİŞ’in ele geçirdiği bölgeleri bombalıyor (ya da medyaya öyle yansıtıyor), ardından da YPG, DAİŞ’in boşalttığı bölgelere yerleşiyordu. Yani bir nevi bu bölgeler YPG’ye altın tepside sunuluyordu. İşte Türkiye bu denklemi bozdu.

Aslında PYD/YPG’nin büyük planı Suriye’nin kuzeyine set çekip, Türkiye’yi Arap dünyasından, Ümmet coğrafyasından koparacak kalın bir duvar örmek. Türkiye’yi Suriye denkleminden çıkartarak bölgede edilgen bir duruma getirmek istiyorlar. PKK’nın son dönemdeki terör eylemlerini artırma sebebi de yalnızca ve yalnızca Suriye. Çünkü PKK ve stratejik dostları, Türkiye’nin bölgedeki yeni hamlesini büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Aslında denklem çok basit; Türkiye’nin tekrardan içeriye yönelmesini sağlamak için terör faaliyetlerini de doğru orantılı olarak artırıyorlar. Ancak Türkiye bu operasyonu başlatırken her şeyi göze almıştı zaten. Bu tür terör eylemleriyle sinmeyeceğini de defalarca vurguladı.

Hülasa; askeri çatışmalar tam bir noktaya ulaşmadan tekrar öyle büyük bir diplomatik sürecin başlatılması, başlatılsa da başarıya ulaşması mümkün görünmüyor.

Türkiye ilk aşamada 90 km’lik sınır hattını DAİŞ’ten tamamen temizledi. Bundan sonra atması gereken bir diğer adım da kendisine yakın Suriyeli muhalif grupların güneye doğru bir derinlik oluşturmasını sağlamak olacaktır. Bununla birlikte elde edilecek olan gücün yanında muhaliflerin birleşme çabalarına destek olup, rejimin karşısında masaya güçlü bir aktör olarak oturmalarını sağlayabilir. Bu sayede Esed rejimiyle muhalifler arasındaki siyasi müzakereler de daha reel bir zemine oturacaktır.

Operasyonun başarısı sadece Suriyeli muhalifleri veya Türkiye’yi değil, tüm bölgeyi ilgilendiriyor. Sefer bizden, zafer Allah’tan.

Sonraki Yok Oldu Halep, İnsanlığımızla Beraber

Comments are closed.