Eksik Heykel*

Eksik Heykel*

Arap İsyanları’nın Tunus dışındaki bütün ülkelerde olumsuz sonuçlanmasının ardından Yemen, Libya ve Suriye gibi ülkelerde meydana gelen iç savaşlar, yeni mülteci akınlarını ortaya çıkardı. Sadece Suriye’de 5 milyondan fazla insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bütün bunlara Arap İsyanları öncesi iç savaş ya da siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiş Irak, Afganistan ve Eritre gibi ülkelerden göç etmiş mültecileri de eklediğimiz zaman, mülteci sorununun tarihte görülmemiş boyutlara ulaştığını söyleyebiliriz. Bugün dünya, kayıtların tutulmaya başlandığı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük sığınmacı [1] krizi ile karşı karşıya kalmış durumda. BM rakamlarına göre 65 milyonu aşkın insan savaşlar ve şiddet nedeniyle evlerini terk ederek sığınmacı konumuna düştü. Son 2 yılın verilerine göre ise her 3 saniyede bir kişi evini, ekmeğini, doğup büyüdüğü mahalleyi, dostluklarını, anılarını ve hayallerini bırakarak göç etmek zorunda kalıyor.

Dünya, tarihin gördüğü en büyük sığınmacı krizini yaşarken, bir yangın yerine dönen Ortadoğu’daki çatışmalardan ve katliamdan kaçan yüz binlerce mülteci Akdeniz ve Ege Denizi üzerinden Avrupa kıtasına geçmek üzere yollara dökülmüş durumda. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu binlerce mültecinin boğularak hayatını kaybettiğine hep birlikte şahit olduk, şahit oluyoruz ve maalesef şahit olmaya devam edeceğiz.

Yaşanan bu büyük mülteci krizini başta Türkiye olmak üzere Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerin göğüslemesi sebebiyle Avrupa Birliği üyesi ülkeler 2015 yılı Haziran ayına kadar bu devasa mülteci akınından çok az etkilendiler. Özellikle Suriye rejiminin sivillere yönelik başlattığı katliamlardan sonra Türkiye’nin 2011 yılından itibaren açık kapı politikası izlemesi ve kurduğu kamplarda Suriyelileri gayet iyi şartlarda misafir etmesi nedeniyle Türkiye üzerinden çok az sayıda Suriyeli Avrupa’ya gitti.

2015 Haziran ayı itibarı ile artık “mülteci krizi”nin AB’yi etkilemesi kaçınılmaz bir hal almıştı. Zira katliamın şiddetiyle doğru orantılı olarak göçler de artmaya başlamış, Avrupa’da daha insanî şartlarda yaşayabileceğini umut eden savaş mağdurları Avrupa kapısına dayanmıştı. Yüksek ekonomik ve sosyal maliyetine rağmen her ne kadar eksik de olsa elinden geleni yapmaya çalışan, kendisine sığınan mazlumlarla toprağını, evini, ekmeğini paylaşan Türkiye’nin aksine Batı için bir kriz sebebi olacaktı Suriyeli mülteciler.

Batı uygarlığı, yegâne temsilcisi olduğunu iddia ettiği evrensel insan haklarını, söz konusu “öteki” olunca nasıl da görmezden gelebileceğini bir kez daha tescillemiş oldu bu krizle beraber. Böylece süslenerek piyasaya sürülen, Irak ve Afganistan’da olduğu gibi çoğu zaman da ötekine zorla kabul ettirilmeye çalışılan bu değerlerin, aslında Batı’nın kendi dışındaki ülkeleri köşeye sıkıştırmak için kullandığı birer enstrüman olduğu gerçeği bir kez daha gözler önüne serildi.

Esed rejimi gittikten sonra yerine kurulacak olan yönetimin kendi kontrolünde olup olmayacağından bir türlü emin olamayan Batı, geriye bölgesel ve küresel güçlerin vekalet savaşlarıyla harap olmuş bir Suriye bırakarak, kendi elleriyle yaptığı ve yücelttiği insan hakları putunu yemekten çekinmedi. Savaşın neden olduğu korkunç yıkım sonucunda ortaya çıkan mültecileri de görmezden gelerek, yine kendi elleriyle inşa ettiği mülteci hakları putunu da aynı sona mahkûm etmekten geri durmadı.

Sonuçta demokrasi, kadın hakları, çocuk hakları, mülteci hakları, insan hakları gibi konularda liderliği kimseye bırakmayan ve bütün dünyayı bu konularda terbiye eden (!) Batı ülkeleri, Suriyeli mülteciler konusunda acınası ve zavallı bir konuma düştü.

Cenevre Sözleşmesi, mültecilerin Batı’nın kapısından çevrilmesine müsaade etmiyordu. Buna rağmen uzunca bir süre hem Amerika hem de Avrupa -sorunlu bölgelere olan coğrafi uzaklıkları nedeniyle- mültecilerin sorunlarına kulaklarını tıkadı. Avrupa ise ancak mülteciler kapılarına dayandığı zaman adım atmaya başladı. Fakat bu adımlar mültecilerin sorunlarına çözüm bulmaktansa “Mültecileri Avrupa’dan nasıl uzak tutarız?” meselesine odaklıydı.

Genellikle Avrupa kamuoyunun gözü önünde vuku bulan trajik bir olay sonrasında -dünya kamuoyu ve Avrupa’daki İnsan Hakları kuruluşlarının baskısı ile- reaksiyoner bir tutum takınarak harekete geçme zorunluluğu hisseden Batılı liderler, kriz dönemlerinde zirve üzerine zirve yaptılar. Buna rağmen sorunun kaynağı yanlış teşhis edilerek AB’nin sınır güvenliği ekseninde çözüm önerileri geliştirildi. Dolayısıyla bugüne kadar etkin bir sonuç alınamadı. Yine de bu çözüm önerileri, bir başka büyük trajedi haber ajanslarına düşünceye kadar, fazla tartışılmadan kabul görmeye devam etti.

Avrupa ülkeleri, mültecileri kabul etmemek için topu birbirlerine atmayı ve AB’nin kurucu değerlerinden olan dayanışma ilkesini açıktan açığa çiğnemeyi de göze almıştı. Uzunca bir süre mülteci meselesi İtalya, Yunanistan ve Malta gibi ülkelerin omuzlarına yıkıldı. Mülteciler Orta Avrupa’ya doğru hareketlendikten sonra ise Almanya, Avusturya, Macaristan, Slovakya gibi ülkeler adeta birbirlerine düştü. Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında 160 bin mültecinin bir kota dahilinde dağıtılması hususundaki müzakereler yıllarca sürdü. Sonuçta bu konuda anlaşılsa bile anlaşmayı hayata geçirmemek konusunda AB üyesi devletler ayak sürümeye devam etti.

Birçok Avrupa Birliği üyesi ülkenin resmi temsilcileri sadece Hristiyan mültecileri kabul edebilecekleriyle ilgili açıklamalar yapmaktan çekinmedi. Macaristan, İngiltere, Bulgaristan gibi ülkeler sınırlarını dikenli tellerle kapattı. Bu arada AB’nin en büyük kazanımlarından birisi olan serbest dolaşım hakkı da mültecileri durdurmak adına feda edilerek, ülkeler arasında yeniden sınır kontrolleri başlatıldı. Bu, AB’nin üç sacayağından birini rafa kaldırmak demekti.

Durum AB açısından böyle iken, Afganistan’dan Irak’a Ortadoğu’daki yıkımın temel sorumlusu ABD için de çok farklı değil. ABD, kriz bölgelerine olan coğrafi uzaklığı nedeniyle mülteci meselesinde adeta üç maymunu oynamayı bugüne kadar sürdürdü.

Dünyanın en gelişmiş ekonomileri olan ve insan haklarının yılmaz savunucusu rolünü kimselere bırakmayan Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD, mültecileri kendilerinden uzak tutmak için canhıraş bir mücadele içindeyken, mülteci meselesi dünyanın geri kalanının, en çok da geri kalmış ülkelerinin meselesi olarak kaldı. Uluslararası Af Örgütü’nün rakamlarına göre dünya genelindeki kayıtlı 21 milyon mültecinin yüzde 56’sı Ortadoğu, Afrika ve Güney Asya ülkelerinde bulunmakta. Yani dünya üzerindeki mültecilerin yarısına sadece 10 ülke ev sahipliği yapıyor. Bu 10 ülkenin küresel ekonomideki payı ise sadece yüzde 2,5.

Özetleyecek olursak Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Mısır’da, Afganistan’da ve diğer Ortadoğu ülkelerinde politikaların ve güç mücadelelerinin şekillenmesine müdahil olan Batılı ülkeler, bu müdahalelerinin bir sonucu olarak tezahür eden mülteci sorununun insan onuruna uygun bir şekilde çözülmesi konusunda sorumluluktan kaçmakta ve bunun bölgesel bir sorun olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak sahillere vuran küçücük bedenler gösteriyor ki, yaşanan bu dramın sorumluluğundan kimse kaçamayacaktır; yüksek tel örgülerle çevreledikleri “güvenli ülkelerinde” olsalar dahi…

Ha bu arada, Birleşmiş Milletler bugünü, her yıl 20 Haziran tarihini, mültecilerin yaşadıkları sorunları dünyaya duyurmak amacıyla Dünya Mülteciler Günü ilan etmiş; yerseniz…

Atalarımız der ki:

“Kurtla beraber öldürüyorlar, çobanla beraber yiyorlar, sahibiyle beraber ağlıyorlar.”

*Fas’ta dünyaya gelen Sicilya asıllı Bruno Catalano, ailesinin Fransa’ya yerleşme kararı ile küçük yaşta doğduğu topraklardan ayrılır. Afrika’dan Avrupa’ya göç edenlerin zorunlu durağı Marsilya’ya alışmak onun için kolay olmaz. Yabancılara hiç de sıcak bakılmayan bu şehir, zihninde derin boşlukların oluşmasına sebep olur. Küçük yaşta doğup büyüdüğü yerleri terk etmenin acısını çok iyi bilen Catalano büyür ve dünyaca ünlü bir heykeltraş olur. Onu dünyaca ünlü yapan ise “Gezginler” adlı çalışmasıdır; bir diğer adıyla “Eksik Heykel”. Ellerinde valiz, bedenlerinde kocaman boşluklar olan bronz heykelleri, mülteciliğin en önemli simgelerinden birisi olur. Catalano’nun heykelleri kimilerine göre gezginlerin her gittiği yerde bir parçasını bırakması, kimilerine göre doğup büyüdüğü yeri terk eden insanların bir yere ait olamama hissi, kimilerine göre ise arayış halindeki insanın nereye giderse gitsin içindeki boşluğu dolduramaması olarak yorumlanır. Her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, “Eksik Heykel” adlı çalışmasıyla görenlerin ruhuna dokunmayı ve mülteci sorununa dikkat çekmeyi başarmıştır Catalano.

[1] “Sığınmacı” kavramı, ülkesini terk ederek üçüncü bir ülkeye gidip orada iltica talebinde bulunan kişiyi ifade etmek için kullanılmaktadır. İltica başvurusunun yapıldığı devlet otoritelerinin, başvuruyu değerlendirerek, uluslararası ve iç hukuk kurallarını uygulayıp iltica hakkını tanıdığı kişiler ise “mülteci” olarak adlandırılmaktadırlar. Yani sığınmacı geçici, mülteci ise daimi bir statüdür.

Önceki Kadîm Kuraldır: Gelen Gideni Aratır
Sonraki Apartheid

Comments are closed.