Katar “Eyvallah” Eder mi?

Katar “Eyvallah” Eder mi?

Körfez bölgesi geçtiğimiz ay beklenmedik düzeyde bir siyasi krize sahne oldu. Başını Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin çektiği bazı ülkeler, bölgenin en başarılı ülkelerinden Katar’ı hedef alarak Doha yönetimiyle tüm diplomatik ilişkilerini kestiklerini duyurdular. Kararın, ABD Başkanı Donald Trump’ın gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyaretinden kısa bir süre sonra gerçekleşmesi, Washington’ın sürece üstü kapalı destek verdiğinin işaretçisi olarak görülebilir. Bu durum eski başkan Obama döneminde ciddi biçimde gerilen Riyad-Washington ilişkilerinin yeniden fabrika ayarlarına döndüğü fikrini de teyit ediyor.

Trump’ın ziyareti, Ortadoğu’da oluşturulmaya çalışılan yeni bir bloğun habercisi olarak da görülmektedir. Bu bağlamda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın başını çekeceği bu blok, başta İran tehdidi olmak üzere “bölgede ABD ve İsrail çıkarları aleyhine hareket eden tüm ülke ve grupları yola getirmek” amacıyla bir ittifak çizgisi içerisinde olacaktır.

Katar’a yöneltilen suçlamalara ve ani bir şekilde alınan bu sert tedbirlere bakıldığında, Suud ve müttefiklerinin Katar’ın herhangi bir politikasına vermiş olduğu bir cevap gibi durmuyor. 23 Mayıs’ta Katar Haber Ajansı’nda Emir el-Thani’ye atfedilen bazı açıklamalar yayınlanmıştı. Açıklamalarda İran hakkında olumlu, Suudi Arabistan hakkında olumsuz ifadeler bulunuyordu ve işte bu sahte mülakatlar krizin ateşleyicisi oldu; daha doğrusu linç kampanyasının bahanesi… Katar’ın bir siber saldırı altında olduğu ve bu sözlerin gerçeği yansıtmadığına dair açıklamaları Suud ve müttefiklerini tatmin etmemiş olacak ki kriz devam etti. Suud ve BAE medyası da uzun süre Katar’a -ihanet ve terörü destekleme- suçlamasıyla saldırdı.

En son Birleşik Arap Emirlikleri’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybi’nin hacklenen e-maillerinin faturası da Katar’a kesildi. El-Uteybi’nin, Katar’ın izole edilmesi ve cezalandırılması için ABD ve İsrail lobisi aracılığıyla çalışma yürüttüğü de e-maillerde açık bir şekilde görülmekteydi.

Trump’ın Riyad ziyareti sonrasında başlayan bu gerginlik, planlı ve kontrollü bir operasyondu aslında. ABD, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında oluşan yeni bölgesel anlayış ile doğrudan alakalı bir operasyon. Bu anlayışa göre Libya, Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin’de İslami hareketlerin düzlem dışına itildiği ve Arap Baharı öncesini andıran yönetimler kurulacaktı. İşte mevcut kriz de Katar’ın bu plana muhalefetini hedef alıyor ve tabiri caizse Katar’ın terbiye edilmesini amaçlıyordu.

Katar zaten komşularıyla ara sıra gerilimler yaşıyordu. Arap Baharı’nın başından bu yana hissedilen gerilim, an itibarı ile zirve yapmış durumda. Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır diplomatik ilişkileri bütünüyle kesme kararı aldılar. Uçak seferlerini iptal ettiler. Hava sahalarını kapattılar. Katar’ı “İran’a karşı oluşturmak istedikleri bloğu bozan aktör” olarak sunuyorlar.

Katar’ın başına buyruk hareket etmesinden uzun süredir rahatsızlardı aslında. Suudi Arabistan, Körfez’i doğal alanı olarak görüyor. Dolayısıyla Katar gibi kendine has dış politikası olan bir ülkeden rahatsız olması gayet normal. Yine Yemen ve İran ile de ciddi bir gerginliğin tarafı Suudi Arabistan. Körfez’deki Arap ülkelerini kendi tarafında saf tutmaları için sıkıştırmaya gayret ediyor. Böylece İran üzerine baskı kurabileceğini düşünüyor. En açık ifadesiyle, İran’a karşı kuracağı bloğun içerisinde ayrık otu olarak gördüğü Katar’ı temizlemek; Mısır ve BAE gibi kontrol edebileceği bir formata sokmak istiyor.

Katar’ı hedef haline getiren sebepler bunlarla da sınırlı değil. O sebeplere Arap Baharı’nın ilk günlerinden başlayarak şöyle bir göz atalım. Bu anlamda ilk sebep, Katar’ın 2010 yılında Tunus’ta başlayan Arap İsyanları sürecinde otokratik yönetimlere karşı halkların yanında yer alması, onları desteklemesidir. Siyasi açıklamalar ile açıkça destek veren Katar yönetimi, Al Jazeera’nın izlediği yayın politikası aracılığıyla da bu siyasetini kamuoyuna mâl etmiştir. Öyle ki Tahrir Meydanı’nda düzenlenen Mübarek karşıtı gösteriler Al Jazeera tarafından günlerce canlı olarak yayınlanmış ve Mübarek’in devrilme süreci kimileri tarafından “Al Jazeera Devrimi” olarak nitelendirilmiştir. Yine Tunus’ta Nahda Hareketi ve Suriye’de Beşar Esed karşıtı muhalifler de Katar tarafından desteklenmiş, devrimlerin başarılı olması için çaba sarf edilmiştir.

Katar’ın hedef alınmasındaki bir diğer sebep ise ülkenin Müslüman Kardeşler hareketine yönelik açık desteğidir. Bu destekten ciddi biçimde endişelenen ve İhvan’ın güçlenerek iktidara gelmesini kendi rejimleri için tehdit olarak gören Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2013’te Mısır’da gerçekleşen darbeye destek vererek devrim sürecinin sonlanmasını ve Müslüman Kardeşler hareketinin siyaset sahnesinden silinmesini amaçlamışlardır. Nitekim Mısır’da iktidara gelen Sisi rejimi bu politikayı tüm acımasızlığıyla uygulamıştır. Darbeyi izleyen günlerde binlerce İhvan üyesi öldürülmüş, on binlercesi ise hapse atılmıştır. Müslüman Kardeşler hareketine yönelik desteğini bu sürece rağmen sürdüren Katar, Mısır’ı terk etmek zorunda kalan İhvan üyelerine de kapılarını sonuna kadar açmıştır. Aynı zamanda Sisi rejiminin uyguladığı insan hakları ihlallerinin tüm dünya kamuoyu ile paylaşılmasına da Al Jazeera aracılığıyla katkıda bulunmuştur. Katar’ın bu siyaseti Riyad, Abu Dabi ve Bahreyn yönetimlerince tepkiyle karşılanmış, bu nedenle 2014 yılında diplomatik kriz yaşanmıştır. Katar’ın geri adım atacağını duyurmasının ardından kriz sonlanmış ve ilişkiler normale dönmüştür. Ancak gelinen noktada Katar’ın Müslüman Kardeşler’e olan desteğini sürdürdüğünü iddia eden bu ülkeler, Doha yönetimine karşı tekrar bir girişim başlatmışlardır. Böylece hem Katar’ı hem de bu ülkenin Ortadoğu’da temsil ettiği siyasi anlayışı bastırmayı hedeflemektedirler.

Trump’ın daha çok silah satma adına mevcut dengeleri zorlayan yaklaşımı, bir başka deyişle “Körfezin paraları ile ABD’nin bütçe açıklarını kapatma hamlesi” de Körfez’in statükocu güçlerini cesaretlendirmiş oldu. Mustarip oldukları iki temel sorunu, “Müslüman Kardeşler” ve “İran tehdidini” birlikte çözebilecekleri kanaatine ulaştılar.

İlk tehdidi (?) Mısır’da Mursi’nin devrilmesi ve Müslüman Kardeşler’in terör örgütü ilan edilmesi ile büyük ölçüde aşmışlardı. Şimdi Katar’ı Hamas’a, Libya ve Suriye gibi ülkelerdeki diğer İslami gruplara verdiği desteği sonlandırmaya zorlayarak “Siyasal İslam” tehdidinden tümüyle kurtulmak istiyorlar. Şu da var ki Katar’a diz çöktürmenin İran karşısındaki bloklaşmayı kolaylaştırması umuluyor. Dolaylı olarak Türkiye’nin bölgedeki gücü de sınırlandırılmış olacak. Böylece Körfez-İran kutuplaşma eksenine alternatif bir eksen olan Türkiye, Katar ve (İhvan’ın yönettiği) Mısır üçlüsü adım adım elimine edilmiş olacaktı.

Attığı bir taşla koca bir kuş sürüsünü vurmayı hedefleyen Suud yönetiminin Katar’a ambargo uygularkenki amaçlarından bir diğeri ise kraliyet silsilesinde gerçekleştireceği değişimi böylesi karmaşık bir ortamda sessiz sedasız yapabilmekti. 21 Haziran Çarşamba günü duyurulan kararla Kral Selman’ın oğlu Muhammed bin Selman birinci veliaht konumuna geldi. Bu değişimin üzerinden saatler geçmeden Başkan Trump yeni veliahtı tebrik etti. Bu hamle aslında 32 yaşındaki Muhammed bin Selman’ı iktidara yaklaştıran ikinci ve önemli bir hamleydi.

Kral Abdullah’ın ölümünden sonra, Ocak 2015’te iktidara gelen Selman, birinci veliaht olarak üvey kardeşi Prens Mukrin bin Abdulaziz’i belirlemişti. Aynı yılın nisan ayında Mukrin’i bu görevden azleden Selman, yerine Bin Nayif’i atamıştı. Böylece iktidar silsilesinde oğlu Muhammed bin Selman ikinci veliaht pozisyonuna yükselmişti. Kralın oğlu bu son değişikliklerle babasının yerine geçecek konumu elde etmiş oldu. Hatta iktidarın tepe noktasına yürümesi için babasının ölmesini beklemeyeceği yönündeki yorumlar da ciddi bir ihtimal olarak konuşuluyor. Dolayısıyla bir süre sonra Kral Selman’ın sağlık sorunları nedeniyle iktidarı oğlu Muhammed’e bırakması ihtimali bir kenarda duruyor.

Burada saydığımız “Bölgede ABD ve İsrail’in çıkarlarını korumak”, “İran tehdidine karşı bir blok oluşturmak”, “İhvan’ı ve İhvan zihniyetini (Siyasal İslamcı yapı) başta Mısır ve Filistin’de olmak üzere tüm dünyada elimine etmek”, “Katar’ın başına buyruk davranmasına müsaade etmeyerek BAE ve Mısır gibi kontrol edilebilir bir düzleme çekmek”, “Körfez-İran kutuplaşmasına karşı oluşabilecek tüm denklemleri ortadan kaldırmak”, “Kendi silahlarıyla kendilerini vuran Al Jazeera’yı susturmak”, “Suudi Arabistan’daki iktidar silsilesini baltalamak” ve benzeri daha birçok sebepten dolayı bir araya geldiler ve ABD’yi de arkalarına alarak Körfez’in en müreffeh ülkesi Katar’a tecrit politikası uygulamaya koyuldular.

Son aşamada ABD’nin Katar krizindeki tavrının değişmesi tansiyonu düşüren ana faktörlerden birisi. Trump yönetiminin Katar’a 12 milyar dolarlık uçak satışı yapması ve aldığı ortak tatbikat kararlarının ardından Washington’dan gelen yeni açıklamalar gerilimi azaltıcı etkide bulunuyor. Gelinen noktada bir saray darbesi ile Katar Emiri’nin değiştirilmesi ihtimali zayıflasa ve kriz şiddetini kaybetmeye başlasa da durum hâlâ ciddiyetini koruyor. Katar “Eyvallah” eder mi dersiniz?

Önceki Sıradan Bir Ortadoğu Masalı: Lübnan İç Savaşı
Sonraki Yürü Kardeşim

Comments are closed.