Şehit Meşalem Olsan Benim

Şehit Meşalem Olsan Benim

Muhammed İzzeddin el-Kassam, 1883 yılında, Suriye’nin Lazikiyye şehri yakınlarında küçük bir belde olan Cebele’de dünyaya gelmiştir. Ailesi, çiftçilikle uğraşan, mütevazı bir ailedir. Çocukluğu Cebele beldesinde geçer, medresede eğitim alır.

Babası, ilme olan rağbetini görünce onu Mısır’daki el-Ezher Üniversitesine gönderir. İlim tahsili için el-Ezher’e gittiğinde takvimler 1896 senesini göstermektedir. Yani el-Kassam henüz 14 yaşında küçük bir çocuktur.

Yaklaşık 10 yıl kalır Mısır’da. Onun mücadeleci ve direnişçi bir ruha sahip olmasında, aldığı eğitimin yanı sıra Mısır’da bulunduğu ortam ve o dönemde cereyan eden olaylar da çok etkili olmuştur. Çünkü o Mısır’a gittiğinde Mısır İngiliz işgali altındadır ve Mısırlılar, Ahmet Urabi önderliğinde İngiliz işgaline karşı mücadele vermektedirler. Ahmet Urabi askerî açıdan yenilmiş olsa da insanlarda oluşturmuş olduğu direniş ruhu açısından çok başarılı olmuştur. İşte İzzeddin el-Kassam, Mısır’da bu ve benzeri birçok olaya şahit olmuş, doğal olarak etkilenmiştir.

El-Ezher’de geçirdiği 10 yılın ardından memleketi Cebele’ye döner. Yaptığı ilk iş “Ağalık Sistemine” karşı çıkmak olmuştur. Birçok yerde olduğu gibi o yörede de halk alt tabaka ve üst tabaka olmak üzere iki kesimden oluşmaktadır. Alt tabakada çiftçiler, üst tabakada ise ağalar vardır.

Ağalar, büyük arazileri haksız yollarla ele geçirmiş, insanlara üstten bakan ve onları köle gibi çalıştıran kimselerdir. Çiftçilerin yaşamları ağaların elinde adeta rehin gibidir ve insanların ağalara karşı zoraki bir saygıları vardır. El-Kassam, insanların içinde bulundukları gafletten uyanıp kendilerine gelmeleri için ağalara karşı olan bu tavrını sürdürmüş; ta ki o yörenin bazı ağaları ondan kurtulma düşüncesiyle onu İzmir’e sürgüne göndermek için girişimlerde dahi bulunmuş, fakat muvaffak olamamışlardır.

Bir yandan da vakit kaybetmeden hizmete başlar. İlk olarak eğitim için kolları sıvar el-Kassam. Cebele’de bir medrese açar ve büyük-küçük herkesi burada eğitmeye başlar. Evleri tek tek dolaşarak eğitimin önemini anlatır, halkı bu konuda ikna etmeye çalışır. Medrese eğitiminin yanı sıra imamı olduğu İbrahim bin Ethem mescidinde ve diğer camilerde vaaz ve hutbeler vererek halkı irşad eder. Artık bölgede onu tanımayan kimse kalmamıştır. Namı daha sonra diğer bölgelere de yayılır.

1911’de İtalyanlar Libya/Trablusgarp’ı muhasara altına almış; Ömer Muhtar ve beraberindeki mücahitler de onlara karşı direniş başlatmışlardır. Bu haber Şam sahillerinde yankılanınca, henüz gençliğinin baharında olan İzzeddin el-Kassam, mücahitler için yardım toplamaya başlar; etkileyici üslubuyla hutbeler verir, konuşmalar yapar, caddelerde kalabalıkların önünde yürür ve var gücüyle sahil halkını -Müslüman kardeşleri olan- Libyalıların yardımına çağırır.

1918’de Fransız donanması Şam ve Lazikiyye sahilini işgal eder. İzzeddin el-Kassam bu işgale karşı hemen cihat sancağını kaldırır ve halkı direnişe çağırır. Öğrencileri ve arkadaşlarından bir grubu örgütleyerek direnişe geçer. Kendisi de cihadın en ön saflarındadır. Bu yolda canından vazgeçtiği gibi malından da vazgeçer el-Kassam. Silah satın almak için evini ve birçok malını satar. Uzun süre direnir işgalcilere.

1922 yılına gelindiğinde artık düşmanın gücü artmış, bütün yardım yolları işgalciler tarafından kontrol altına alınmış ve mücahitlerin bölgede hareket alanı kalmamıştır. El-Kassam, arkadaşlarıyla birlikte Suriye’yi terk etmek zorunda kalır ve o zaman Filistin topraklarında olan Hayfa kenti (Şu an İsrail işgali altında) yakınlarında bir köye yerleşir.

Filistinli bazı liderler, İngiliz işgaliyle ilgili onunla istişare ederler. Liderlerden kimileri yürüyüş ve gösteri yapmayı isterken kimileri de kongre ve müzakereleri yeterli görür. O ise ilk günden itibaren kıyamın ve cihadın gerekliliğine inanır; büyük-küçük herkesi cihat için hazırlamaya çalışır. Bütün vaaz ve derslerinde halkı o yönde eğitir.

İngilizlerle anlaşma yollarını arayan Arap liderlerin durumu kendisine sorulduğunda ise Şerif Hüseyin’in başına gelenleri işaret ederek “Men cerrebel mücerreb, feakluhu muharrab. (Tecrübe edileni tecrübe etmeye çalışanın aklından zoru vardır.)” der.

Sadece vaaz ve sohbet yoluyla insanları cihada hazırlamakla yetinmeyerek bilfiil cihat hazırlıklarını başlatır. Talebelerinden ve halkın içinden -kendisine bağlı Müslümanlardan oluşan- bir askeri birlik kurar. Bir yandan mücahitleri eğitirken bir yandan da teçhizat temin etmeye çalışır. Bu birliğe Şeyh Kassam’ın ismine nispetle “Kassamiler” denilmektedir.

1931’e gelindiğinde cihadın başlatılması için hazırlıklar son merhalesine gelmiştir. Bu arada İzzeddin el-Kassam’la Kudüs’teki Kurtuluş Hareketi arasında güç birliği yapılmış ve hareket birliği de sağlanmıştır. Takvimler 5 Nisan 1931’i gösterdiğinde ise cihat fiilen başlar. Komuta merkezinden gelen karar nettir: “Herkes ailesinin yanına gitsin ve Cennet’te buluşmak üzere onlarla vedalaşsın.”

Kassamiler çok başarılı bir mücadele verirler. Bundan dolayı da Müslümanların nazarında değerleri büyüktür. Tabii İngiliz işgalciler el-Kassam’ın direnişinden ciddi şekilde rahatsız olurlar. Onu ortadan kaldırmak ve birliğini dağıtmak için yoğun çaba harcarlar.

İzzeddin el-Kassam, 1935 yılının kasım ayında, beraberindeki bazı mücahitlerle birlikte silah eğitimi için Cenin yakınlarındaki Ya’bed dağına çıktığı sırada -İngiliz işgalcilere casusluk yapan biri tarafından- yeri ihbar edilir. İngilizler 500 kişilik bir birlikle onu muhasaraya alırlar. Kendisine teslim olması çağrısında bulunurlar. Ancak Kassam ve beraberindekiler işgalcilere teslim olmayı değil, karşı koymayı tercih eder. Bu kuşatma esnasında Şeyh Kassam’ın beraberinde yalnızca 14 mücahit bulunmaktadır.

19 Kasım 1935 sabahı meydana gelen bu çatışmada Şeyh İzzeddin el-Kassam, Şeyh Yusuf Abdullah, Şeyh Ömer Hasan Sa’di ve Hanefi ismiyle tanınan Mısırlı bir mücahit şehit edilirken diğer mücahitler de İngilizlere esir düşerler.

Ertesi gün şehitlerin mübarek naaşları çatışma meydanından alınarak ailelerine teslim edilmek üzere Cenin’e, oradan da Hayfa’ya getirilir. İngilizler, el-Kassam’ın defin işlemlerinin hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini ve şehir merkezinde yürüyüş yapılmasına müsaade etmeyeceklerini duyururlar.

Minareler, İzzeddin el-Kassam’ın şehadet haberiyle yankılanmaktadır; esnaf kepenk kapatarak cenazeye akın eder. Tüm engellemelere rağmen halk, şehitlerin naaşlarını alarak Hayfa’nın merkezindeki Cureyne Camii’ne doğru yürür. Polis barikatları aşılır ve naaşlar caminin önündeki büyük meydana çıkarılır. O gün yaşananları büyük edebiyatçı Ekrem Zuayter’in ağzından dinleyelim:

“Naaşlar omuzlarda, on binlerce kişi ‘Allah-u Ekber, Allah-u Ekber’ diye bağırıyor. Öndekiler ise cemaati heyecana getirecek marşlar söyleyerek yürüyüşe devam ediyordu. Birden ‘İntikam! İntikam!’ diye bir ses yükseldi. Aman Allah’ım, on binlerce insan hep bir ağızdan bunu haykırıyor, yer gök inliyordu. Sanki gökyüzünden yıldırımlar düşüyordu.

Bu şekilde şehrin içinden geçerken polis merkezine kadar geldik. Topluluk o kadar etkilenmişti ki heyecandan taşıyor, adeta yılların birikmiş kızgınlığını kusuyordu. Cemaat, polis merkezine taş ve tuğlalarla öyle bir saldırdı ki sanki gökten sağanak yağmur yağıyordu. Polis merkezinin önünde duran 3 araba alt üst, darmadağın olmuştu. Bütün bunlar naaşlar omuzlardayken yapılıyordu. Saçlarımız diken diken olmuştu.

Kalabalık tekrar yürümeye başladı. Demiryolu durağına yaklaştığımız esnada silahını kuşanmış bir manga İngiliz askeri, önlerinde komutanları olduğu halde bize doğru gelmeye başladılar. Cemaat, naaşları yere koyar koymaz onların üzerine çullandı. Cemaati dağıtmak için gelen o askerler yerlerde yuvarlanıyordu. Hemen toparlanıp gerisin geriye kaçarak canlarını zor kurtardılar. On binlerce kişi kâh slogan atarak, kâh intikam yemini ederek yürüyüşüne devam ediyordu.

Daha önce kararlaştırılan plana göre naaşlar arabalara konularak kabristanlığa götürülecekti. Planlandığı üzere naaşlar arabalara konulmak istendi ancak cemaat buna asla razı olmadı. Naaşlar kabristana omuzlarda götürülecek ve o kanlı elbiseleri ile toprağa verilecekti. Cemaat yaklaşık 5 km uzaklıktaki kabristana yürüdü ve üç buçuk saatte oraya vardı.”

Yıllarca insanlara hutbe veren el-Kassam’ın son hutbesiydi bu, ve en etkilisi. Kanı, yeni filizlerin yeşermesine vesile olmuştu. O kalabalığın gözleri önünde, kanlı elbiseleriyle toprağa verildi şehidin naaşı. Bu manzara nasıl etkilemezdi o kalabalığı? Nasıl intikam yemini etmezlerdi?

Bugün bir şehit kazandık Allah yolunda
Yeryüzünün damarlarına kan verildi
Kurban verdik bu davaya dirilmek için
Bir çocuğun döktüğü süt dişleri gibi

Önceki Trump Deklarasyonu
Sonraki Kadîm Kuraldır: Gelen Gideni Aratır

Comments are closed.