Sıradan Bir Ortadoğu Masalı: Lübnan İç Savaşı

Sıradan Bir Ortadoğu Masalı: Lübnan İç Savaşı

Fiili olarak 1975’te başlayıp 15 yıl boyunca devam eden ve savaşın son bulduğu 1990 yılına kadar yaklaşık 200 bin insanın ölümüyle sonuçlanan bir savaştan, Lübnan iç savaşından bahsedeceğiz bugün. Yaklaşık 350 bin insanın yaralanmasına ve bir milyondan fazla insanın da ülkesini terk etmesine sebep olan savaşın fitilini ateşleyen ise, 44 yıl evvel bu zamanlarda, Mayıs 1973’te Lübnan ordusunun ülkedeki Filistinli mültecilere saldırması oldu. Şimdi 44 yıl önceye uzanacağız ve payımıza düşen dersi almak için tarihin tozlu raflarını karıştıracağız.

Orta çağlarda Fenikelilerin yaşadığı Lübnan, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından Suriye ile bir bütün olarak Fransa’nın mandası altına girdi ilkin. Daha sonra Fransa’nın çekilmesiyle 1941 yılında bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazandı kazanmasına ancak ülkedeki 17 değişik etnik ve dini grup arasında yaşanan çekişmelerin etkisinden kurtulamadı. Aslında bu çekişmeler yeni değildi. Osmanlı idaresi altındayken de yaşanan sıkıntılardı ve gitgide artan ayrılıklara sebep oluyordu. Çok değil, bağımsızlığını kazanmasından 5 yıl sonra, 1946 yılında yazılı olmayan bir ulusal anlaşma ile “etnik ve dini grupların nüfuslarıyla orantılı bir yönetim şekli” benimsendi Lübnan’da.

1932 yılında yapılan sayımlara göre Lübnan halkının %29’unu Maruniler, %23’ünü Sünni Araplar, %20’sini Şiiler, %10’unu Rum Ortodokslar, %7’sini Dürzîler, %6’sını Katolik Rumlar, %5’ini ise diğer Hristiyan gruplar oluşturuyordu. Bu sayımda elde edilen sonuçlara, 1946 yılında yapılan yönetim paylaşımında da riayet edildi. Devlet Başkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Marunilere, Başbakanlık Sünni Müslümanlara, Meclis Başkanlığı Şiilere, Savunma Bakanlığı Dürzîlere verildi. Milletvekillikleri her 11 vekilin 6’sı Hristiyanlara, 5’i Müslümanlara olacak şekilde; bakanlıklar ve bürokratik makamlar da 2/3 Maruni, 2/3 Sünnî ve diğer gruplara birer tane olacak şekilde tahsis edildi. Lübnan yönetimi, uyguladığı başarılı ekonomik politikalarla 1958 yılına kadar ülkeye -tabiri caizse- çağ atlattı. Beyrut, doğunun Paris’i ve bölgenin finans merkezi olarak anılmaya başlandı.

Lübnan’ın bu etnik ve dini grupların nüfus içerisindeki ağırlığına dayalı yönetim teşkilatlanması ilk bakışta akıllıca gelebilir belki, ancak pratikte olumsuz sonuçlar doğuracaktı. Zira etnik ve dini gruplarla aşiret ağalarının kendi ayrıcalıklarını merkezi hükümete karşı korumak için mücadele etmesi gerekecekti. Bu mücadele ise Lübnan’da tek bir otorite merkezi yerine her menfaat grubunun kendisine ait bir merkezi olmasına sebep olacaktı.

Ortadoğu’nun en küçük ve en karmaşık ülkesi Lübnan, 1958 yılından itibaren iç çatışmalara sahne oldu. Dürzîler ve Sünni Arapların Lübnan’da Pan Arabizm akımı başlatmak istemesi üzerine başlayan iç karışıklıklar kısa sürede silahlı çatışmaya dönüştü. Gittikçe şiddetlenen olaylarda ordunun etkisiz kalması üzerine devlet başkanının talebiyle ABD birlikleri Lübnan’a girdi ve durum normale döndü. Kısa süren bu olaylar aslında Lübnan’ın kaderini gözler önüne seriyordu.

1967 Arap-İsrail savaşından sonra Lübnan’ın güneyine yerleşen Filistinli gerillalar, Suriye’nin de desteği ile İsrail’e yönelik eylemlerine hız verdiler. İsrail, şiddeti ve kapsamı her geçen gün artan eylemlere misilleme olarak Beyrut Havalimanına baskın düzenledi ve 13 yolcu uçağını yerde tahrip etti. Muhalifler Lübnan Hükümetini, operasyona ne ordu ne de istihbarat birimi tarafından destek vermemesi sebebiyle, İsrail ile işbirliği yapmakla suçladı.

Ekim 1969’da Filistinli gerillalar Hermon dağında -İsrail’e yeni bir saldırı düzenlemek maksadıyla- toparlanmaya başladı. Ancak Lübnanlılar, İsrail ile aralarında saldırmazlık paktı olduğunu, saldırının sonucunda misilleme ile karşılaşacaklarından bunun Lübnan halkına zarar vereceğini öne sürerek buna karşı çıktılar. Lübnan hükümeti o anda devam eden hükümet krizi nedeniyle Filistinlilere ve onları destekleyen iç güçlere karşı koyamadı ve FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) [1] ile Kahire Anlaşmasını imzaladı. Anlaşmaya göre Filistinliler Lübnan kanunlarına uymak koşulu ile kamplarında silah bulundurabilecekler ve Lübnan sınırından İsrail’e yönelik saldırılar düzenleyebileceklerdi. Anlaşmanın mimarlarından olan Dürzî lider Kemal Canpolat İçişleri Bakanı oldu ve zaman içinde Filistin kamplarındaki askeri birliklerin yerine kendi kontrolündeki iç güvenlik birliklerini yerleştirerek kamplardaki silahlanma faaliyetlerinin hızlandırılmasını sağladı.

1970 yılında FKÖ-İsrail çatışmaları da şiddetlendi. Çatışmaların ortasında kalan Lübnanlılar ise daha güvenli yerlere göç etmeye başladılar ve ağırlıklı olarak Beyrut çevresinde oluşturdukları gecekondu mahallelerine yerleştiler.

Yine aynı yıl FKÖ, Ürdün’de Kral Hüseyin’i devirme girişiminde bulundu. Bunun üzerine Kral Hüseyin, İsrail’in de desteğini alarak başlattığı operasyonlarda binlerce Filistinliyi katletti. “Kara Eylül” diye anılan bu olayların ardından binlerce Filistinli Lübnan’a sığındı. Aynı zamanda FKÖ’nün ana üssü Ürdün’den taşınarak Lübnan’da konuşlandı. Sayıları gittikçe artan Filistinliler nedeniyle Lübnan’daki nüfus dengesi de bozulmaya başlamıştı. Lübnan halkı Filistin yanlıları ve karşıtları olmak üzere ikiye bölündü.

İsrail, FKÖ’nün Nisan 1973’te Avrupa’da icra ettiği eylemlere misilleme olarak Beyrut’a kadar girdi ve FKÖ karargâhına baskın düzenledi. Baskında FKÖ’nün ileri gelen liderlerinden üçü öldürüldü ve İsrail komandoları yakalanmadan İsrail’e geri döndü. Olaydan sonra Müslümanlar, İsrail askerlerine müdahale edilmediği için hükümeti İsrail’le işbirliği yapmakla suçladı. Sünni Başbakan, Genelkurmay Başkanının ihmali nedeniyle görevden alınmaması halinde istifa edeceğini bildirdi. Genelkurmay Başkanı görevinde kaldığı için de istifa etti. Bu olay FKÖ ile Lübnan ordusu arasında yeni çatışmaları beraberinde getirmişti. Karşılıklı saldırılar, suikastler ve rehin almalar Lübnan uçaklarının FKÖ kamplarını bombalamasına kadar tırmandı. Bunun üzerine FKÖ, Arap ülkelerinden acil yardım istedi. Lübnan, özellikle Suriye’nin yoğun baskısı ile anlaşmaya razı oldu. Taraflar arasında, FKÖ’yü Lübnan’da siyasi bir varlık olarak kabul eden ve kendi bölgesinde yarı otonomi (yarı özerklik) hakkı veren Melkart Protokolü imzalandı.

Melkart Protokolü ile Filistinlilere verilen ancak Lübnan’daki diğer hiçbir gruba verilmeyen bu haklar, Müslümanları aynı haklara sahip olabilecekleri konusunda teşvik etti ve Filistinlilerin de desteği ile Lübnan içinde “otonom bir idare” fikri oluşmaya başladı zihinlerde. 1974 yılında Müslümanlar, Kemal Canpolat’ın öncülüğünde hükümet karşıtı güçlerin şemsiye örgütü olan Lübnan Milli Hareketi isimli bir örgüt kurdular ve askeri açıdan teşkilatlanmaya başladılar.

Hristiyanlar ise 1973 yılından itibaren ayrı gruplar halinde milis teşkilatlarını kurmaya başlamışlar, ağır silahlar edinmişler ve Lübnan ordusunca eğitilmişlerdi. İç savaşın başlamasından önce çeşitli etnik, dini ve siyasi gruplarca kurulan 40’dan fazla milis grubu Lübnan’da faaliyet gösteriyordu.

1975 yılına gelindiğinde Lübnan Milli Hareketi’nin toplam militan sayısı 11 bin kadardı. FKÖ ise 23 bine yakın militanla Lübnan’daki en güçlü ve en teçhizatlı gruptu. FKÖ’nün Lübnan Milli Hareketi’ne katılmasıyla toplam silahlı militan sayısı 35 bine yaklaştı. Ancak 1982’den sonra FKÖ’nün büyük bir bölümünün Lübnan’dan tahliye edilmesi ve FKÖ’nün İsrail ile olan çatışmalara öncelik vermesi bu rakamın Lübnan Milli Hareketi aleyhine azalmasına sebep olmuştu. Hristiyan ve Lübnan Milliyetçisi grupların birleşmesiyle oluşturulan Lübnan Cephesi’nin toplam silahlı militan sayısı ise 12 bin kadardı.

FKÖ, 1975 yılında Lübnan’da bazıları tarafından Fakhani veya Fetih Cumhuriyeti olarak adlandırılan bir yarı devlet haline gelmişti. Beyrut çevresinde karargâhlar kurmuş, yol kontrol noktaları tesis etmiş, kimlik kartı vermeye başlamış ve bulunduğu bölgelerde kendi kanunlarını işletmeye başlamıştı. Lübnanlılara göre fidye için adam kaçırma, kaçakçılık, gasp, suçlulara barınak sağlamak gibi kanunsuzluklar FKÖ’nün kontrolü altında yapılıyordu. Beyrut’un girişlerinde kurdukları kontrol noktalarında dikkatsiz ve umarsız tavırlarıyla Lübnan devlet adamlarına dahi kimlik soran, askeri törenler düzenleyen Filistin Kurtuluş Örgütü, Lübnan genelinde halkın tepkisini çekmeye başlamıştı.

13 Nisan 1975 tarihine gelindiğinde, onlarca yıl öncesine dayanan ve iki yıl öncesinde de büyüyen ayrılık ateşi, ülkeyi kasıp kavuracak bir yangına dönüşecekti. Filistinli bir gerillanın bir Maruni kilisesinde ayin için toplananlara ateş açması üzerine Falanjistler misilleme olarak Filistinlileri taşıyan bir otobüse saldırı düzenleyecek, 26 Filistinliyi öldüreceklerdi. Ve bu olayın hemen ardından başlayan iç savaş, milyonların hayatına mâl olacaktı.

Lübnan’da tam bir anarşi hakim olmuştu. Sokaklarda, kontrol noktalarında, evlerde, kısacası her yerde insanlar acımasızca öldürülüyordu. Her cinayetten sonra misilleme ve intikam duygusuyla bu sefer karşı taraftan insanlar öldürülüyordu. Karşıt grupların iş yerleri talan ediliyor, evleri yağma ediliyor ve arabaları tahrip ediliyordu. Lübnan’ın insan ve ekonomik kaynakları her gün tükeniyordu.

Lübnan’da savaşan iç güçlerin kuvvet dengelerinin neredeyse eşit olması, Lübnan’ın sorunlarına askerî bir çözüm getirilmesini önlüyordu. Bu nedenle iç güçler kendilerine dış destek bulmak zorundaydılar. Bölge ile menfaatleri olan çok sayıda dış gücün bulunduğu bir ortamda dış destek bulmak da sorun olmuyordu.

İç savaşın başında Lübnan Millî Hareketi sayıca üstünlüğünün avantajlarını da kullanarak genel bir üstünlük sağlamıştı. Bir süre sonra Lübnan Millî Hareketi, FKÖ’nün güneyde İsrail güçleriyle devam eden savaşı nedeniyle Falanjistlerle girdikleri çatışmalarda üstünlüğü kaybetti. Durumun aleyhlerine gelişmesi üzerine Kemal Canpolat ve Sünni liderler Suriye’den yardım istemeye karar verdiler. Hafız Esad, Suriye’nin müdahalesi için gerekli şartların oluşmadığı gerekçesiyle başlangıçta müdahale için isteksiz davrandı. Daha sonra Lübnan Millî Hareketi kendi kontrolündeki Filistin Kurtuluş Ordusu (FKO) vasıtasıyla destek verme kararı aldı. 19 Ocak 1976’da Suriyeli subaylarla takviyeli Filistin Kurtuluş Ordusuna (FKO) bağlı Yarmuk Tugayı Lübnan’a girdi ve güç dengesi tekrar tersine döndü.

1976 Ocak ayında Lübnan Ordusu çözülmeye başladı. Önce Müslümanlardan oluşan yaklaşık 3 bin asker ordudan ayrılarak Lübnan Millî Hareketine katıldı. Birkaç gün içinde aynı miktarda Hristiyan asker de Lübnan Cephesine katıldı. Suriye’nin sahneye çıkması ile bozulan dengeyi düzeltmek için Hristiyanlar da dış destek arayışına girdiler ve uzun süreden beri buna istekli olan İsrail’le anlaşmaya vardılar. Bu anlaşma ile Falanjistler, İsrail’den para, silah ve eğitim yardımı almaya başladılar.

Suriye bir yandan Lübnan Millî Hareketine yardım ederken bir yandan da Maruni toplumunun kontrolünü sağlamaya çalışıyordu. Suriye’nin menfaatleri gereği başa İsrail’in müdahalesini gerektirecek kadar radikal bir yönetim gelmemeliydi. Çünkü bu durum Suriye’nin İsrail’le zamanından önce savaşa girmesini gerektirebilirdi. Bu düşüncelerle her iki toplumun liderlerine, üzerinde uzlaşmaları için Müslüman-Hristiyan dengesini %50-%50 oranında koruyan ve Lübnan Araplarının haklarını genişleten bir anayasa belgesi sunuldu. Ancak Lübnan Millî Hareketi ve FKÖ şiddetle bu belgeye itiraz edince yürürlüğe girmeden rafa kalktı. Suriye açısından siyasi başarısızlık anlamına gelen bu gelişme, Suriye’nin Kemal Canpolat’a ve dolayısıyla Müslümanlara yönelik desteğini çekmesine sebep oldu. Bir süre sonra da Kemal Canpolat, SSNP (Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi) tarafından öldürüldü.

Suriye, Nisan 1976’da Marunilerin can güvenliğini sağlamak maksadıyla zırhlı birliklerle Lübnan’a girdi ve bir çok stratejik noktayı ele geçirdi. Milislerin birbirleriyle irtibatını sağlayan tüm yolları kontrol altına alan Suriye birlikleri, savaşan tarafların ateşkes yapmasını istedi. Hafız Esad yayınladığı bildiride “Savaşı sürdüren taraflara karşı dini inançları nedeniyle baskı altında bulunan her Lübnanlının yanında olduklarını” ilan etti. Suriye’nin Lübnan’daki bu yeni girişimi İsrail’i rahatsız etmişti. Suriye birliklerinin Golan tepelerini ele geçirmek için Lübnan istikametinden saldıracağını varsayan İsrail, Suriye askerlerinin Litani Nehrinin güneyine geçmesi halinde güç kullanacağı tehdidinde bulundu. Bu tehdit, Suriye birliklerinin daha güneye inmesini engelledi. İsrail bununla da kalmayarak Güney Lübnan’daki Özgür Lübnan Ordusu milislerini desteklemeye başladı.

Lübnan’daki iç savaşın durdurulması için Ekim 1976’da Riyad’da toplanan Arap Zirvesi, Lübnan hükümetinin talebi üzerine Suriye’nin liderliğinde bir Arap Caydırıcı Gücü’nün Lübnan’da konuşlanacağını ilan etti. İki ay sonra, Ocak 1977’de 27 bin mevcutlu Suriye birliklerine diğer Arap ülkelerinden 5 bin kadar daha asker takviye edildi ve “Arap Caydırıcı Gücü” Lübnan’da göreve başladı.

1977 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın İsrail’i ziyareti ile başlayan süreç, Suriye’nin İsrail’le mücadele konusunda yalnız kalmasına sebep oldu. Suriye, politikasını tekrar değiştirerek FKÖ’yü desteklemeye ve silah yönünden takviye etmeye başladı. Suriye birlikleri de adeta bir işgal kuvveti gibi davranıyordu. 1978 yılı içerisinde Suriye’nin Lübnan’ı ilhak etme ideali artık iyice gün yüzüne çıkmıştı. Arap Caydırıcı Gücü’nden diğer Arap ülkelerinin çekilmesiyle Suriye bu gücü oluşturan tek ülke haline geldi ve Lübnan’ın diğer bölgelerinin kontrolünü de ele geçirmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine Lübnan Cephesi, Suriye birliklerini ülkeden çıkarmak üzere tekrar eylemlere başladı ve İsrail’le işbirliğine gitti. İsrail, Lübnan Cephesini desteklemek için bu sefer daha aktif davranarak silah göndermeye başladı, istihbarat elemanlarını Doğu Beyrut’a gönderdi, yüzlerce Falanjist militanını İsrail’de eğitti.

İsrail, FKÖ militanlarının Tel Aviv’de yaptıkları bir eylemi bahane ederek Mart 1978’de 25 bin kişilik kuvvetle Lübnan sınırından girerek Litani Nehrine kadar olan bölgeyi işgal etti. Tahmin edilebileceği üzere İsrail işgali kanlı olmuştu. Yaklaşık 1500 Filistinli ve Lübnanlının ölümüyle sonuçlanan İsrail işgali ağustos ayında sona erdi ve İsrail bölgenin kontrolünü Güney Lübnan Ordusuna (SLA) devrederek ülkesine geri döndü.

Fiili olarak 1990 yılına kadar devam etti iç savaş. Tabi bu madalyonun görünen kısmıydı. Lübnan’da ortalık bir daha da durulmadı. Tıpkı dış müdahalenin gerçekleştiği diğer Ortadoğu ülkeleri gibi Lübnan’da da şiddet, kan ve gözyaşı artık dinmeyecekti. İnsanlar koyun olunca kurtların da çoban olması kaçınılmazdı haliyle. Ve işte bu da sıradan bir Ortadoğu masalıydı.

[1] Filistin Kurtuluş Örgütü, bağımsız Filistin devleti kurmayı amaçlayan şemsiye niteliğinde bir organizasyondur. Birbirinden farklı ideolojilere sahip pek çok organizasyon, direniş hareketi, siyasi parti ve bağımsız figürü içinde barındırır. FKÖ içindeki en büyük grup olan El Fetih dışında FKÖ’ye katılan ilk gruplar George Habaş’ın kurduğu Marksist çizgideki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve bu gruptan kopan Maoist, Nasır karşıtı Nayif Havatme’nin Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ile Suriye Baas Partisi destekli El Saika olmuştur. Yine Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da FKÖ kamplarında eğitim aldığı söyleniyor.

Önceki Bu Ne Yaman Çelişki Anne!
Sonraki Katar “Eyvallah” Eder mi?

Comments are closed.