Trump Deklarasyonu

Trump Deklarasyonu

ABD, ne büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ne de Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıma kararını bugün aldı. ABD Kongresinin 1995 yılında (Bill Clinton’ın başkanlığı zamanında) aldığı; ancak krizleri önlemek ve barış sürecine ters etki yapmasına engel olmak için diğer başkanlar tarafından 6 ayda bir ertelenen bu karar, Trump tarafından uygulamaya koyuldu sadece.

Bugün gelinen süreci daha iyi anlayabilmek için 1897’deki Siyonizm Kongresinden başlayarak tarih tünelinde ufak bir yolculuk yapmakta fayda var.

Yahudilerin en bilindik organizasyonu olan ve 1897’de Basel’de toplanan Siyonizm Kongresi, Filistin topraklarında bir devlet kurulması fikrinin somut bir hedefe dönüştüğü organizasyon olarak bilinir. Bu tarihten itibaren hem Filistin topraklarına Yahudi göçleri hızlanmış hem de 1901’de kurulan Yahudi Ulusal Fonu aracılığıyla toprak alımları oldukça artmıştır. Kongre’nin düzenlediği organizasyonlarla dünyanın çeşitli yerlerinden Yahudiler zorla bu topraklara tehcir edilmeye başlanır. Böylece Filistin’de bir devlete sahip olmak için gerekli ilk adımlar planlı bir şekilde atılmıştır.

Öte yandan yine Kongre’nin desteği ile kurulan Yahudi örgütleri, Müslümanların yaşadıkları bölgelerde katliamlar gerçekleştirerek buraları boşaltmaktaydı. İsrail’in ilk Başbakanı Ben Gurion başta olmak üzere neredeyse güvenlik sektörünün tüm bakanları ve üst düzey bürokratlar bu çetelerin kurucularındandı. Ben Gurion, İsrail Silahlı Kuvvetlerinin temelini oluşturan Haganah örgütünün lideriydi. Bu örgütün temel görevi -İngilizlerin Yahudi göçünü engellemeye çalıştığı yıllarda- Avrupa’nın çeşitli yerlerinden göç organizasyonları düzenlemek ve göç edenlere yer açmaktı; yani Müslüman Arapları yaşadıkları yerlerden göçe zorlamak.

Siyonist Kongre yöneticileri aynı zamanda bu tehcire uluslararası destek bulmak için yoğun bir mesai harcamaktaydı. Sahip oldukları zenginlikleri, savaştan yorgun düşmüş ve ekonomileri bozulmuş olan Avrupa ülkeleri nezdinde bir silah olarak kullanmaktaydılar. Ve çabaları olumlu sonuç verdi. 2 Kasım 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Lord Rothschild’e İngiliz hükümeti adına gönderdiği mektupta şu ifadeleri kullanmıştı: “Majestelerinin hükûmeti, Yahudilere Filistin’de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla ne gerekiyorsa yapılacaktır. Filistin’de yaşayan ve Yahudi olmayanların medeni ve dini haklarının zarar görmemesi için de azami gayret gösterilecektir.”

Deklarasyon iki noktayı dile getirmekteydi. Birincisi, Filistin topraklarının bir Yahudi yurduna dönüştürülmesi için verecekleri destek; ikincisi ise bu topraklarda yaşayan diğer unsurların haklarının korunması. Bugün geldiğimiz noktada ise İsrail’e yapılan vaadin, diğer unsurların yok edilmesi pahasına fazlasıyla gerçekleştiğini ifade etmek mümkün. Meşhur ifadeyle; tarihte ilk defa bir devlet, bir başkasına ait olan toprağı üçüncü bir tarafa tahsis etmekteydi.

Deklarasyonun ilan edildiği 1917’de nüfusun % 8’ini (yaklaşık 60 bin) oluşturan Yahudiler, Filistin topraklarının % 2.5’ine sahipti. Bu tarihte Müslüman Araplar ve Hristiyanların toplam nüfusu ise 700 bin civarıydı. Manda yönetiminin sona erdiği tarih olan 1947’de ise % 31’e ulaşan Yahudi nüfusu, toprağın % 6-7’sine sahip olabilmişti. 1948 ve 1967 savaşları sonrasında bu denge İsrail lehine oldukça trajik bir değişim geçirdi. İsrail, yerleşim yoluyla devam ettirilen işgal politikaları sonucunda bugün Filistin topraklarının % 85-90’ını kontrol altında tutuyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı açıklama, yüz yıllık bu hikayeyi getiriyor akıllara. Yüz yıl sonra yine bir devlet, başkasının sahip olduğu toprağı bir başkasına altın tepside sunuyordu.

Yine bu açıklama ile Başkan Trump, geleneksel ABD dış politika prensiplerinden olan Kudüs’ün statüsünü müzakerelere bırakma geleneğinden de vazgeçerek yeni bir yol belirlemiş oldu. Peki diğer başkanlar gibi kararı erteleyebilme ihtimali varken neden böyle bir karar aldı Trump?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu hamle, Başkan Trump’ın belki de en öngörülebilir dış politika hamlesiydi. Seçim kampanyası sürecinde başlattığı Kudüs ile ilgili söylemini, yönetiminin ilk günlerinde de sürdürmüştü. Diğer konular hakkında zikzaklar çizmesine rağmen Kudüs konusunu hiçbir zaman gündeminden düşürmedi Trump.

Göreve geldiği ilk günden beri verdiği vaatlerin hemen hemen hiçbirini tutmadığına dair yapılan eleştiriler ve özellikle danışmanı Michael Flynn’in suçlarını kabul etmesiyle alevlenen Rusya soruşturması, kendisini iyice köşeye sıkıştırmıştı. Başkan Trump tüm bu olumsuzluklara karşı Yahudi lobisini arkasına alarak finans, medya ve kamuoyu desteğini çoğaltmak, böylece Kongre’deki gücünü artırmak istedi.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Kongre’deki Yahudi kökenli Amerikan vatandaşlarının çoğunun alınan bu kararı desteklemediği; hatta önde gelen bazı isimlerin, barışa sekte vuracağı ile ilgili ciddi eleştirilerinin olduğu biliniyor. Bunun iç politikada Trump’a ne kadar artısı ne kadar eksisi olacağını ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.

Son yıllardaki ABD dış politikasına baktığımızda bu meselenin ele alınış ve uygulanış tarzı -tüm plansızlık ve tüm tek taraflılığıyla- Bush’un Irak’ı işgali konusunda verdiği kararı andırıyor. Kudüs kararı da tıpkı onun gibi dünyayı kızdıran ve uzun vadede ABD’yi yalnızlaştıracak bir karar. Geleneksel müttefik olarak tanıdığı AB ve İngiltere’nin dahi bu konuda Beyaz Saray’a karşı pozisyon alması da yine ABD yalnızlığının habercisi.

BM Genel Kurulu öncesi tüm dünyayı açıkça tehdit etti ABD, ancak kimse aldırış etmedi. Neden mi? Çünkü Amerika daha az korkutucu, daha az caydırıcı. 2003 Irak Savaşı’nda da yalnız kalmıştı ama böylesine değil. En karşı olanlar dahi karşıtlıklarını gizlemek zorunda kalmıştı. Çünkü o zamanlar Amerika’nın tehditlerinin bir karşılığı vardı. Amerika, dünya siyasetinin göbeğindeydi zira. Ancak bugün dünya siyasetinden kopmuş ve kendini odasına kilitlemiş bir Amerika var. Doğal olarak da kimseyi korkutamıyor. Kendisi dünyayı umursamadığı için dünya da kendisini umursamıyor.

Trump bunun sebebi değil, sonucu. Amerikan şımarıklığının, küstahlığının ve umursamazlığının neticesi. İktidara da zaten bu halleri sayesinde geldi Trump. Çünkü Amerikan toplumunun büyük bir kesimi gerçekten Meksika sınırına duvar çekmek istiyor, gerçekten Müslümanlardan nefret ediyor, gerçekten dünya umurunda değil birçoğunun. Kendi kıtalarında öylesine rahatlar ki, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan haksızlık ve adaletsizlikleri umursamıyorlar.

Amerika şimdi yalnız. Trump’ın Kudüs’ü iç siyasete alet edip paçayı kurtarma çabası Amerika’yı daha da zor duruma sokacak. Amerikan kamuoyu ise bunun sorumluluğunu Trump’a yükleyecek. Ancak Trump’ın kendi ürünleri olduğunu göz ardı edecekler. Halbuki Amerika bu noktaya Obama ve Trump’la beraber geldi. Yani Amerikan toplumu böyle istediği için geldi. Amerikan toplumu böyle istedi, çünkü şımarık. Şımarık, çünkü karşısında güçlü bir rakip yok. Ve bu sebeple de uzun vadede yalnız kalmaya mahkûm.

Kimilerine göre Amerika’nın uzun vadeli bir planı var ve bu plan adım adım uygulanıyor. Ancak bu açıklama gerçeklikle pek uyuşmuyor. Zira Amerikan devleti Ortadoğu’daki gelişmeleri yönlendirmek bir yana, takip dahi edemiyor. Açıkça savruluyor. Barzani, Katar ve Kuzey Kore krizleri bunun en güzel örnekleri.

Toparlayacak olursak, 6 Aralık ‘Trump Deklarasyonu’ tüm yönleriyle İsrail sorunu ve Ortadoğu için yeni bir dönüm noktası. Bu işin sonucunda ne olur bilinmez. İsrail yönetimi ABD’nin kararından memnun ve bu kararı işgalin meşruiyet kazanması yönünde önemli bir adım olarak görüyor. Ancak bu karara karşı oluşacak tepki gelişir, olaylar kontrolden çıkarsa, İsrail kendini hiç istemediği çok boyutlu bir savaşın ortasında bulabilir; uzun bir yalnızlık sürecine girebilir. Tıpkı hâmisi ABD gibi.

Önceki Üstü Bıyık Altı Sakal: İdlib Operasyonu
Sonraki Şehit Meşalem Olsan Benim

Comments are closed.