Yürü Kardeşim

Yürü Kardeşim

“Tarih tekerrürden ibarettir.” der eskiler. Bu coğrafya hep aynı olaylara, aynı ihanetlere ve aynı mücadelelere sahne oluyor. Aktörler değişse de aynı senaryo tekrar tekrar önümüze konuluyor. İmadeddin Zengi ve oğlu Mahmut Nurettin Zengi’nin akabinde, Selahaddin Eyyubi döneminde Kudüs işgal altındayken ve bu sorun aslında tüm Müslüman halklar için bir şeref meselesi iken Müslüman beylikler arasında yaşanan rekabete şöyle bir dönüp bakacak olursak, rekabetin konusu bazen kimin Kudüs’ü kurtarma şerefine nail olacağı ve bu sayede gücüne güç katacağı bile olabiliyordu. Pek tabii, bugün de ziyadesiyle şahitlik ettiğimiz gibi emirler nihai planda Kudüs’ü kurtarmanın sağlayacağı prestij ve iktidarı rakiplerine kaptırmamak için, öne çıkanlara karşı Haçlılarla ittifak kurmaktan ve kardeşlerine ihanet etmekten geri durmamışlardı.

Bu süre zarfında kiminin de hiç Kudüs diye bir derdi olmamıştı. Selahaddin Eyyubi’nin o gün beylere karşı dilinden dökülen sözler, aslında bugün de Müslüman halkların liderlerine, önderlerine, krallarına, sultanlarına karşı yeniden haykırılması gereken gerçeklerdi: “Kudüsünüz, namusunuz Haçlı işgali altındayken, hangi şerefinizin, hangi iktidarınızın davasını güdersiniz?”

Bir buçuk milyardan fazla nüfusa sahip olan İslam alemine rağmen, bugün İslam dünyasının en mukaddes şehirlerinden birisi olan Kudüs’ü işgal eden, her gün Müslümanların mukaddesatına arsızca saldıran İsrail’in en büyük gücü ne kendi askeri gücüne ne de arkasındaki büyük devletlere dayanıyor; Müslümanların kayıtsızlıkları ve birbirlerine karşı olan çekememezliklerine dayanıyor muhakkak.

İslam ülkeleri arasında nüfusları kadar servetleri de İsrail’i bilmem kaça katlayacak ülkeler var. Ne yazık ki bu ülkeler silahlanma yarışına ara verip de İsrail’in bu tecavüzlerine en ufak bir ses dahi çıkaramıyorlar. Kudüs bütün ümmetin namusudur ve bu namusun sorumlusu herkesten önce Müslüman halkların yöneticileridir. Kudüs işgal altındayken, her gün Siyonistlerin küstahça saldırılarına maruz kalırken üzerine kuruldukları şatafatlı saltanatlar ve lüks hayatları onların sadece ayıplarını ve günahlarını büyütüyor.

İslam ülkeleri liderlerinin rekabetini, çekememezliğini ve Müslümanların sessizliğini kendi taşlaşmış vicdanlarına bırakalım ve olayın bu duruma gelene kadarki tarihsel sürecine kısaca göz atalım.

Birinci Dünya savaşında Osmanlı’nın mağlubiyeti ve Mondros ateşkesi sonrası bölgeden tamamen çekilmesi ile bu süreç daha rahat bir şekilde işlemiştir denilebilir aslında. 8 Mayıs 1916’da İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız Dışişleri Bakanı François Georges Picot’nun Ortadoğu coğrafyasının paylaşımına ilişkin vardıkları mutabakatın (Sykes-Picot Anlaşması) bölgede savaşın ardından oluşturduğu yeni haritalar, manda yönetimleri ve nihayetinde ulus devletler ile gelişen sürecin bir meyvesi olarak 1948’de kurulmuştur İsrail devleti. Zaten Filistin’e ilişkin Arap ve Yahudi devletleri olmak üzere “Partition Plan/Taksim Planı” yapan Birleşmiş Milletler, bunun meşruiyet zeminini bir yıl öncesinden oluşturmuştur.

1948’de İsrail devleti Ben Gurion öncülüğünde kurulduğunda Taksim Planı’nda öngörülen alandan çok daha geniş bir alan üzerinde kurulmuş olur. Yurtlarından sürülen birçok Filistinli mülteci konumuna düşer. Lübnan, Güney Suriye ve Ürdün’de birçok mülteci kampı oluşur.

İsrail’in kuruluşunun ardından patlak veren Arap-İsrail savaşı neticesinde Kudüs ikiye bölünür. Kudüs’ün Eski Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı kapsayan kısmı Ürdün Haşimî krallığının elinde kalırken, Batı kısmı yeni kurulan İsrail devletinin elinde kalır. Batı Şeria, Taksim Planı’ndakine nazaran çok daha küçülerek Ürdün’ün elinde kalır. Aynı şekilde Gazze Şeridi de yine Taksim Planı’ndakine nazaran bir hayli daha daralarak Mısır’ın kontrolüne geçmiş olur. Zira 1947 BM Taksim Planı’nda Batı Şeria, şimdiki Batı Şeria’dan çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır.

1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı, Arap dünyası ve Filistinliler için tam bir felaket olur. İsrail, Doğu Kudüs ve Mescid-i Aksa dahil Ürdün Nehri’ne kadar tüm Batı Şeria’yı ele geçirip işgal eder. Diğer taraftan Gazze Şeridi ve Süveyş Kanalının batı yakası dahil Sina yarımadası da İsrail’in işgaline uğrar. Suriye’den de Golan tepeleri alınır. 67 Savaşı, çok büyük trajedilerin yaşanmasına sebep olur.

1969’da Mescid-i Aksa, Museviler tarafından ateşe verilerek yakılır. Bu bölgede yaşayan Müslüman halk için daha da çileli bir yaşam baş gösterir. Ürdün ve Lübnan’da mülteci kamplarında zorlu koşullarda yaşayan Filistinliler, 1970 yılı Eylül ayında Ürdün’de “Kara Eylül” trajedisini yaşarken, Lübnan’da da 1975’te başlayan iç savaşın sıkıntılarına göğüs gererler.

1948’de Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail devleti, Atlantik’in iki yakasının Ortadoğu için öngördüğü politikanın merkezinde yer alır. Soğuk Savaş dönemine tekabül eden bu döneme Batılıların “İsrail’in güvenliği” merkezli Ortadoğu politikası damgasını vurur. Dünyanın birçok yerine dağılmış Yahudi toplulukları için yurt olarak tesis edilen İsrail devletinin güvenliği esas alındığından, İsrail, askeri ve ekonomik olarak olabildiğince güçlendirilir. İşte bu sebeple 1948’den 1973’e kadar hemen hemen tüm Arap-İsrail savaşlarından galip çıkar.

Kısa zamanda kışa dönüşen “Arap Baharı” ile birlikte son 6 yıldır süregelen olaylar ve iç savaşlar Ortadoğu coğrafyasını tam bir kaos içine sokarken, İsrail’in -zaten sürekli olarak güçlendirilmiş olan- elini çok daha güçlendirmiş, İsrail’e yönelik bölgesel tehditleri neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Son günlerde Müslümanların haremine fütursuzca saldırmasının temel sebeplerinden birisi de bu aslında.

Ancak her şeye rağmen İsrail işgalci bir devlet ve diğer tüm işgalci devletler gibi İsrail de güçten korkar. Filistin halkının bu mücadelede yalnız olduğunu gördüğü müddetçe saldıracaktır. Ne zaman ki Müslümanlar yeteri kadar ses çıkartırsa işte o zaman İsrail de köşesine sinip kalacaktır. Öyleyse;

Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin!

Önceki Katar “Eyvallah” Eder mi?
Sonraki Orta Dünyanın Karanlık Eli: Muhammed Yusuf Dahlan

Comments are closed.