Zenga Zenga

Zenga Zenga

Kuzey Afrika’nın ikinci en geniş ülkesi olan Libya’nın doğusunda Mısır, güneyinde Çad ve Nijer, batısında Cezayir, kuzeybatısında ise Tunus bulunmaktadır. Büyük bölümü çöllerden oluşan Libya topraklarında şehirler daha çok kıyı bölgelerde konumlanmıştır. Ülkenin en önemli yer altı zenginliğini oluşturan petrol yatakları ise iç bölgelerde bulunmaktadır. Ülke gelirlerinin %94’lük bölümü petrol ihracatından elde edilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar ülkede büyük doğalgaz rezervlerinin de olduğunu göstermiştir.

Libya’nın ilk yerleşimcilerinin Berberiler olduğu bilinmektedir. MÖ 1000’li yıllarda bölgenin batısına yerleşen Fenikeliler Trablus kentini kurarken doğu bölgelerine yerleşen Yunanlılar ise bugünkü Barka kenti ve çevresindeki yerleşimleri kurmuştur. Çok geçmeden bölge Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiş, iki parça tek bir devletin egemenliği altında birleşmiştir. Ancak Roma’nın ikiye bölünüşü sürecinde özellikle 4. yüzyıldan itibaren Libya topraklarının batısı Batı Roma, doğusu ise Doğu Roma’nın hâkimiyetine girince coğrafya yeniden ikiye bölünmüştür.

642 yılından itibaren İslam fetihlerinin başlamasıyla Berberi kabileleri de İslam’ı benimsemiş, Araplar ile Berberilerin karışmasıyla bugünkü halk sosyolojisi oluşmuştur. Bir buçuk asır hilafet merkezine bağlı kalan bölge, yaklaşık 800 yılında batısı Aglebiler, doğusu ise Mısır eyaletine bağlı bir şekilde tekrardan bölünmüştür.

Turgut Reis tarafından fethiyle 1551 yılında Osmanlı topraklarına katılan Libya, Osmanlı’nın Afrika’daki en önemli eyaletlerin­den birisi olmuştur. Bölgedeki Osmanlı idaresi 1919 yılındaki İtalyan işgaline kadar devam etmiştir. Yine Libya’nın en istikrarlı yılları da bu yılardır diyebiliriz.

1919’da Mondros Antlaşması gereği Osmanlı’nın bu topraklardan çekilmesiyle birlikte Senûsi şeyhleri öncülüğünde 30 yıl devam edecek bir direniş dönemi başlar. Özellikle Ömer Muhtar’ın öncülük ettiği direniş hareketi İtalyan kuvvetlerine büyük kayıplar verdirmiş olmasına rağmen İtalya, 1931’de Ömer Muhtar’ın yakalanıp idam edilmesinden sonra ülkenin tamamını kontrolü altına alır.

Mussolini İtalya’sının büyük baskılarına maruz kalan Libya, 1943’te müttefik kuvvetlerin İtalyanları bu top­raklardan çıkarması neticesinde yeni sömürge idareleriyle tanışır. Trablus ve Bingazi bölgeleri İngilizlerin, Fizan bölgesi (ülkenin güneyi) ise Fransızların eline geçer. Tüm bu bölünmüşlüğe karşın Senûsi şeyhlerinden Muhammed İdris es-Senûsi’nin liderlik ettiği mücadele, beraberinde bağımsızlığı getirecektir.

1951’de BM’nin, Libya’nın federal bir monarşi olarak bağımsızlığını kabul etmesiyle Libya, Afrika’da BM kararı ile bağımsızlığa kavuşan ilk ülke olur. Görüşmelerde Libya’yı temsil eden Şeyh İdris es-Senûsi ise ülkenin yeni kralı olmuştur.

Kısa Süren Senûsi Yönetimi

Bağımsız Libya’nın ilk yılları başarısız siyasi yönetim ve yetersiz ekonomik imkânlar nedeniyle oldukça sıkıntılıydı. Dış destekler haricinde ciddi bir geliri olmayan Libya, 1959’da Zelten Dağları eteklerinde büyük petrol yatakları bulunun­caya kadar zor geçinen bir ülke olmaya devam etti. Petrolle birlikte ülkeyi geliştirmek ve altyapıyı güçlendirmek için birçok plan gündeme geldiyse de planların hayata geçirilmesindeki yavaşlık, zaman içerisinde halkta büyük hoş­nutsuzluklar yarattı. Petrol, büyük bölümü çöl olan ülkeyi her ne kadar zengin bir krallık haline getirmiş olsa da bu zenginlik yalnızca kral ve ailesinin refahını artırdı. Libya’nın fakir halkının hayatında değişen pek bir şey olmamıştı.

Senûsi’nin Eylül 1969’a kadar devam eden idaresi, tedavi için Türkiye’de olduğu sırada, Muammer Kaddafi öncülüğündeki bir grup subayın gerçekleştirdiği bir askeri darbeyle son bulmuş oldu. Başlangıçta Kaddafi’nin arka planda kalarak başkalarına kurdurduğu hükûmet, rütbesinin hızla albaylığa kadar yükselmesinden sonra el değiştirmişti. Artık yönetimin bütün dizginleri Kaddafi’nin elindeydi.

Kaddafi Gölgesindeki İç Dengeler

Muammer Kaddafi, Devrimci Komuta Konseyi’nin düzenlediği darbeyle Kral İdris’in tahttan indirildiği 1969 yılından devrimin gerçekleştiği 2011 yılına kadar Libya’yı kendine özgü bir yönetim şekliyle idare etmiştir. Albay Kaddafi, iktidarda kaldığı 42 senelik süre zarfında ülkenin geleneksel güç dengeleri ile sosyal ve dini dokusu üzerindeki müdahaleleri neticesinde iktidarını kriz anlarına rağmen sürdürmeyi başarmış; kurduğu Cemahiriye sistemiyle teoride halkın mut­lak güç olduğu bir sistem ortaya koyarken, pratikte kilit pozisyonlara yerleştirdiği sadık adamları sayesinde uzun yıllar ülkenin mutlak siyaset belirleyicisi rolünü devam ettirmiştir. Oluşturduğu himayecilik ilişkileri ve yerel yönetimler üzerindeki etkisi ile kendisine karşı muhalefeti sindirmede büyük başarı elde etmiştir. Bu yönüyle bölgesel İslamî hareketlerin de dâhil olduğu muhalif grupların sindirilmesi açısından bölgedeki en etkili otokratik liderlerden birisi olarak tarihe geçmiştir.

Libya devlet yapısında resmî bir pozisyonu olmamasına rağmen 1969 devrimindeki rolü ve akabinde kurulan rejimin fikir babası olması sebebiyle ülkedeki güç piramidinin tepesinde yer alan Kaddafi, kendisini bir siyaset yapıcıdan çok “devrim lide­ri” ve “kılavuz” olarak takdim etmiş; bununla da sömürge ve krallıklar döneminin totaliter figürlerinden uzak olduğu imajını oluşturmayı amaçlamıştır.

Kaddafi’nin Sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve İslam’ın özgün bir yorumundan esinlenerek ortaya koyduğu Cemahiriye sistemi, üçüncü dünya ülkelerine sunulmuş alternatif bir yönetimdir. Özellikle de kapitalizm ve komünizme karşı alternatif oluşturmak niyetindedir Kaddafi. Kısaca halkın siyasî partilere ihtiyaç duymaksızın kendisini doğrudan yönetmesi üzerine kurulu olan Cemahiriye sistemi, başlangıçta özellikle alt ve orta sınıf Libyalılardan büyük destek görür. Zira sömürge sonrası dönemde ülkede mey­dana gelen ekonomik, sosyal ve siyasî değişim onlar için adeta bir umut ışığı olmuştur.

Libya’daki kabile yapılanması da Kaddafi’nin siyasî ve askerî gücünü pekiştirmek için kullandığı unsurlardan birisidir. Sirte bölgesindeki Kaddafi kabilesine mensup olan Kaddafi, iktidara geldikten sonra kendi kabilesinin üyelerini devlette kilit konumlara getirerek kendine sadık bir çevre oluşturmuştur.

Dış Politikanın Üç Sacayağı

Özellikle devrimi takip eden ilk dönemde Kaddafi’nin dış politikasını üç temel faktör belirlemiştir: Arap milliyetçiliği, Müslüman toplumların korunması ve emperyalizme karşı mücadele eden gruplara küresel desteğin sağlanması. Mısır’da köklü değişikliklere imza atan Cemal Abdünnasır’dan ve onun Arap milliyetçiliği fikrinden ciddi şekilde etkilenen Kaddafi, iktidarının ilk 20 yılını Arap coğrafyasında Arap Birliğini kurmaya adamış, ülkesi Libya’yı da bu olası birliğin vasisi olarak görmüştür.

Devrimin hemen sonrasında tüm Arap ülkelerinin birleşmesini bir dış politika önceliği haline getiren Kaddafi, bu amacın önündeki en büyük engel olarak genel anlamda Batı’nın emperyalist yaklaşımını, özellikle de ABD’nin İsrail yanlısı politikalarını görmüştür. Kaddafi, Arap Birliğini oluşturmaya dair ilk girişimlerini sırasıyla Mısır, Tunus, Suriye ve Mağrip ülkeleri ile yapmıştır. Ortadoğu’nun yanı sıra Libya’nın en aktif dış politika yü­rüttüğü bölgelerden birisi de Afrika kıtası olmuştur. Bölgede ABD ve İsrail’in etkisini kırmayı amaçlayan Kaddafi, 1970’lerde kısmî olarak başarılı da olmuştur. O yıllarda Müslüman Afrika ülkelerinde faaliyette bulunan Hristiyan misyoner gruplara karşı İslamî grupları güçlendirmek ve emperyalizme karşı mücadele etmek üzere İslami Davet Cemiyetini kuran Kaddafi, Afrika halkları nezdinde samimi bir kahraman imajı oluşturmuştur. Bir yandan Afrika ülkelerine sağladığı para akışı, diğer yandan kimsenin yatırım yapmadığı çok fakir Afrika ülkelerine yaptığı yatırımlar, Libya’nın bölgedeki etkinliğini artırmıştır. Kaddafi, tüm bu çabanın sonunda 8 Afrika ülkesinin İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmesini sağlayarak ilk somut başarısını elde etmiştir.

1980’li yıllara gelindiğinde Kaddafi’nin ilk on yılında hedef olarak koyduğu dış politika önceliklerinin pratikte ba­şarılamadığı görülmüştür. 1950’li yıllarda kitlelerde büyük heyecan uyandıran Arap Birliği fikri, 1970’lerle birlikte tüm çekiciliğini yitirmiş, yapılan girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Libya’nın Arap Birliği kurma girişimlerinin her defasında sonuçsuz kalması, Kaddafi’yi “Ya benimsin ya kara toprağın!” tarzı bir anlayışa sürüklemiş; Ortadoğu ve Afrika’da Libya ile birleşmeyi reddeden Arap ülke­lerini -yerel muhalif grupları finanse etmek suretiyle- istikrarsızlaştırmaya itmiştir. Libya tarafından desteklenen bu örgütler, Mısır’dan Sudan’a uzanan coğrafyada pek çok terör eylemlerinde bulunmuşlardır.

Aynı zamanda Körfez ülkeleri ve özellikle Suudi Arabistan’a karşı şiddetli bir savaş propagandasına girişen Libya’nın, uzun süre destek sağladığı Filistin Kur­tuluş Örgütü ile de arası açılmıştır. Yine Libya’nın Afrika’daki kazanımları da uzun soluklu olmamış; 1970’li yılların sonuna doğru ülkenin bölgedeki etkinliği, Kaddafi’nin Afrika’da düzenlediği askerî operasyonlar ve muhalif gruplarla kurduğu karmaşık ilişkiler dolayısıyla ciddi oranda zayıflamıştır.

Libya’nın ABD ile olan ilişkisinin ana eksenini ise bu dönemde iki ülkenin Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde yü­rüttüğü güç mücadelesi oluşturmuştur. Ülkede emperyalizmin ve koloni döneminin en büyük kalıntıları olarak gördüğü Amerikan ve İngiliz üslerini kapatan Kaddafi, yabancı petrol şirketleri ve bankaların faaliyetlerine de son vererek onları kamulaştırmıştır. Albay Kaddafi’nin bu tek taraflı girişimleri, güçlü Amerikan karşıtı söylemiyle birleşince ilişkiler 1970’li yıllar bo­yunca oldukça düşük seviyede seyretmiştir. 1981’de Reagan’ın başkan olmasıyla Amerikan yönetiminin Libya içinde Kaddafi rejimini devirmeyi amaçlayan her türlü sabotaj, propaganda, suikast ve karşı devrim fa­aliyetlerine karışması; bölgede Libya’nın hava ve deniz sahasını ihlal ederek Libya’yı karşı saldırıda bulunmaya mecbur bırakacak provokasyonlarda bulunması, ilişkileri daha da germiştir. ABD’nin 1986 yılında Libya’da bulunduğunu iddia ettiği terörist kamplarını bombalaması, izleyen dört yıl boyunca iki ülkenin karşılıklı istihbarat faaliyetleri ve terör eylemleri ile birbirini yıpratma savaşını beraberinde getirmiştir.

Lockerbie Faciası ve Dış Politikada Değişim

1988 yılında Pan-Am Havayollarına ait 103 numaralı uçak İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde düşürülür. Batılı ülkelerce konuyla ilgili başlatılan soruşturma sonucunda iki Libya vatandaşının olayla ilişkileri olduğu ileri sürülür. Kaddafi’nin, Batılı ülkelerin yargılanmak üzere Hollanda’ya teslim edilmesini istediği Libyalıları teslim etmeyerek facianın sorumluluğunu reddetmesi, 1992 yılında Birleşmiş Milletler’in yaptırım kararı almasıyla sonuçlanır. Libya üzerinde etkisi oldukça ağır olan bu yaptırımlar, takip eden yıllarda ülkenin en önemli gündem maddesi olmuştur. Ülke içinde uzun bir geziye çıkan Kaddafi, aşiret reisleriyle yaptığı görüşmeler sonucu Libya’nın uluslararası izolasyonunun sürdürülemez, dış politikada değişimin ise kaçınılmaz olduğunu anlar.

1990’lı yılların ortalarından itibaren Libya’yı uluslararası sisteme yeniden entegre etmeye çalışan Kaddafi, Batı karşıtı söylemlerini yumuşatarak güven inşa edici adımlar atmaya başlar. Uluslararası izolasyonun yükünü taşıyamayacak hale gelen Libya, 1998 yılında ABD ve İngiltere’nin “şüphelilerin Lahey’de yargılanması” teklifini kabul ederek Locker­bie faciasının sorumlularını 1999’da İskoçya’ya teslim eder.

Libya’nın dış politikası incelendiğinde Lockerbie facia­sının yeni bir dış politika anlayışının benimsenmesinde önemli bir rol oynadığı görülecektir. Devrimin ilk yirmi yılını yöneten ideolojik unsurların etkisi azaltılmış, daha pragmatik bir dış politika anlayışı benimsenmiştir. Sayısız Arap Birliği kurma girişiminin başarısızlıkla sonuçlan­ması ve Birleşmiş Milletler’in yaptırım kararına Arap dünyasının sessizliği, Kaddafi’ye “Arap kardeşliğinin sınırlarını” gös­termiş; bu da Kaddafi rejimini yeni bir kimlik bulma arayışına itmiştir. Libya’nın yeni kimliği ise Afrika kimliği olacaktır.

Dış politika eksenini Afrika’ya kaydıran Kaddafi, ülkesinin bölgedeki ekonomik ve siyasal etkinliğini artırmak için Afrika ülkeleriyle gerek iki taraflı diplomatik ilişkiler gerekse çok uluslu girişimler üzerinden ilişkilerini iyileştirmeye çalışır. Kaddafi’nin bu yeni dönemde iddialı Afrika politikasının ana hedefi ise Afrika Birliği örgütüdür. Ancak ilk dönemden farklı olarak Kaddafi, Afrika siyasetini, emperyalizm ve İsrail karşıtlığından ziyade terörizmle mücadele eksenine oturt­muştur. Özellikle 11 Eylül sonrası dönemde İslamî gruplarla mücadelenin en ateşli savunucularından birisi olan Kadda­fi’nin Amerika ile yaptığı iş birliği, Libya dış politikasının eylemsel unsurunu oluşturan cihat anlayışının yeni dönemde gözden düştüğünü göstermektedir.

Afrika gibi Avrupa da Libya’nın açılım gerçekleştirdiği bir diğer bölgedir. Libya’ya uygulanan yaptırımların kaldırılmasının ardından harekete geçen İngiltere, İtalya ve Almanya’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri, Libya ile geniş ekonomik ilişkiler kurarlar. Bir yandan Libya ile kapsamlı silah satımı sözleşmeleri imzalayan Avrupa ülkeleri, diğer yandan Libya’da büyük ölçekte petrol yatırımları yapma fırsatı elde etmişlerdir. Avrupa’nın enerji alımının %6,94’ünü karşılayan Libya, Avrupa’nın en çok ihracat yaptığı 11. ülke olmuştur.

Ekonomik ilişkilerin karşılıklı ilişkilerdeki önemini kabul etmekle birlikte bu dönemde Av­rupa ile Libya arasındaki hızlı yakınlaşmayı ticarete indirgemenin de hatalı bir çıkarım olacağını belirtmekte fayda var. İlişkilerin Avrupa için asıl kritik yönü, göç sorunundan kaynaklanan güvenlik boyutu olmuştur. Libya, Afrika kıtasından Avrupa’ya gayriresmî yollarla giden göçün geçit noktasıdır. 11 Eylül sonrasında göçü bir güvenlik sorunu haline getiren Avrupa ülkeleri için Libya’nın önemi daha da artmış, özellikle göçe maruz kalan İtalya’nın baskısı sonucu Libya ile AB arasında göçe karşı iş birliği yapılmıştır.

Avrupa ile gelişen ilişkilere paralel olarak özellikle 11 Eylül sonrası Libya’nın ABD ile olan ilişkileri de ivme kazanmış­tır. ABD’nin teröre karşı mücadelesine kendi çıkarları doğrultusunda destek veren Kaddafi rejiminin 2003 yılında kendi iradesiyle nükleer programından feragat etmesinin ardından ABD, tek taraflı uyguladığı yaptırımları kaldırmış, 2006 yılında Libya’yı terörü finanse eden ülkeler listesinden çıkarmıştır. Böylelikle yaklaşık otuz yılı bulan karşılıklı gerilimden sonra Libya ile ABD arasındaki diplomatik ilişkiler ilk defa iyileşmeye başlamıştır. Diplomatik ilişkilerin kurulmasını hızlandıran en önemli etken elbette Amerikan petrol firmalarının Libya’daki çıkarları olmuştur. ABD’nin yaptırımları daha geç kaldırması nedeniyle Amerikan şirketleri Libya petrol piyasasındaki rekabette Avrupalı firmalara göre dezavantajlı duruma düşmüş olsalar da kısa zamanda bu açığı kapatmışlardır.

Kaddafi’nin geçmişten çıkardığı derslerle Lockerbie faciası sonrasında yeniden yorumladığı dış politika anlayışı her ne kadar Libya’nın uluslararası sistemle yeniden entegrasyonunu sağlamış olsa da dış politikada temel bir değişimi ifade etmemiştir. Kendi ulusal çıkarlarının gereği doğrultusunda Batı ile iş birliği yapan Kaddafi, siyasî ilişkilerden çok ekonomik ilişkilere önem vermiştir. Nitekim Batı ve Libya arasında hızla gelişen ekonomik ilişkiler, siyasî ilişkileri sağlam bir temele oturtmakta yeterli olamamış; Batı ile Libya arasında eski dönemlerden kalan kuşku ve güvensizlik canlılığını korumuştur.

Ekonomik Adaletsizliğin Ağır Bedeli

Libya ekonomisi, petrol ve gaz rezervlerinden elde ettiği gelir sayesinde ithalat ve ihracatında dengeyi sağlamayı başarmıştır. Bununla birlikte ekonomik gelişme kapasitesine rağmen üretim alanlarında çeşitliliği sağlayama­mış ve elde edilen geliri tabana yayamamıştır. Bu ise gelir adaletsizliği ve işsizlik gibi sorunların derinleşmesine neden olmuştur. Özellikle yaptırımların kalkmasının ardından ülkeye giren yabancı yatırımcıların kendilerine yerli ortak bulma zorunluluğu, Libya’da rejime yakın belli bir kesimin fazlası ile zenginleşmesine neden olmuş; ancak ülkenin genel ekonomik tablolarına yansıyan iyileşme sadece bu kesime çıkar sağlamış, tabana yansıma­mıştır. Bu ekonomik tablo, isyanın patlak verdiği diğer baskıcı Arap rejimlerinde olduğu gibi Libya’da da halkın sokaklara dökülmesinde en önemli tetikleyicilerden birisi olmuştur.

Devrime Giden Yol

1972 senesinde yayınlanan Parti Siyasetinin Yasaklanması Kanunu’yla siyasal muhalefetin yapılmasının yasadışı hale gel­diği Libya’da, rejimin giriştiği baskıcı politikalara rağmen muhalefet varlığını sürdürmüştür. Sistematik baskı sonucunda Libya İslamî Mücadele Grubu (LİMG) ve Müslüman Kardeşler (İhvan) gibi bir kısım muhalefet Kaddafi rejimi ile diyalog içerisine girmiş; Milli İttifak, Libya Değişim ve Reform Hareketi gibi diğer bir kısmı ise muhalefetini sürgünde devam ettirmiştir. Ancak her iki muhalefet de 42 yıl boyunca Kaddafi’nin güç mekanizmasına meydan okuyabilecek ortak bir vizyona ve teçhizata sahip olamaz. Genel manasıyla İslamcı, demokratik ve kral yanlısı olmak üzere kategorize edebileceğimiz siyasal muhalefetin İslamcı olanları, bölgesel bağlantılar ve sömürge sonrası dönemin konjonktürü sebebiyle Kaddafi’ye karşı muhalefette en fazla ön plana çıkanları olmuştur.

Bölgedeki birçok İslam ülkesinde olduğu gibi Libya’da da İhvan, Kaddafi’ye karşı muhalefetin ana kanatlarından birisini teşkil etmiştir. Mısır’daki baskılardan kaçan İhvan üyelerinin bir kısmı, Kral İdris döneminde Libya’ya gelerek faaliyetlerini Bingazi ve çevresinde yoğunlaştırır. Cemahiriye döneminde ciddi baskı ve kıyımlara maruz kalan Libya İhvanı, özellikle 1973’teki toplu tutuklama­lardan sonra faaliyetlerini yer altına indirmek zorunda kalır.

1998’deki tutuklamaların akabinde, 2001-2002’de iki İhvan lideri idam edilmiş; yaklaşık 70 İhvan üyesi de ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. 2006’da Kaddafi rejimiyle girdikleri diyalog sonucunda 84 üyesi serbest bırakılan ve Seyfülislam Kaddafi’nin bu süreçte “barışçı” olarak nitelendirdiği İhvan, rejimle girdiği diyaloğu devam ettirmekle beraber reform çağrılarını da sürdürmüştür.

LİMG ise ülkedeki İslamî muhalefetin silahlı mücadeleyi seçen kanadını oluşturmuştur. 1996’da Kaddafi’ye suikast girişimiyle gündeme gelen grup, 2000’lerin başında ABD’nin “terörle mücadele” radarına yakalanmış, 2003’te Kasablanka’daki terör saldırısı ile ilişkilendirilmiştir. LİMG’i hem Libya hem de ABD gündeminde üst sıralara taşıyan husus ise grubun El-Kaide ile bağlantısıdır. LİMG lideri Ebu Leys El-Libi’nin El-Kaide ile ilişkisi, grubun El-Kaide’nin Libya’daki uzantısı olduğu algısını oluşturmuştur. Hatta El-Kaide liderlerinden Eymen el-Zevahiri de gurubun kendileriyle bağ­lantılı olduğunu açıklamıştır. Ancak bu açıklama sonrasında LİMG’den bir grup, El-Kaide’yle ilişkinin El-Libi’nin şahsî ilişkisi ol­duğunu ve artık şiddeti reddettiklerini açıklayarak 2009’da rejimle diyaloğa girmiştir. Bu diyalog sonucunda 90’ın üzerinde LİMG bağlantılı mahkûm serbest bırakılmıştır.

Libya rejiminin İslamî hareket üzerindeki sistematik baskı ve sindirme politikalarının doruk noktaya ulaştığı 1996’da gerçekleştirilen Ebu Selim Hapishanesi katliamı ise rejimin baskısının önemli bir sembolü haline gelmiştir. Ebu Selim Hapishanesinde tutuklu “fikir mahkûmları” için uygulanan ziyaret yasağını protestoyla başlayan olaylarda, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün tahminlerine göre 1200 mahkûm, güvenlik güçleri tarafından öldürülmüştür. Olayların yaşandığı 1996 yılından 2000’lerin başına kadar ölümler ailelerden saklanmış, 2004 yılına gelindiğinde Kaddafi tarafından resmen kabul edilmiştir. Ebu Selim katliamı, Libya’daki muhalefetin Kaddafi rejimine yönelik temel saldırı noktalarından birisi haline gelmiştir. 16 Şubat 2011’de Ebu Selim katliamında hayatını kaybeden mahkûmların ailelerinin oluşturduğu bir grubun Bingazi’deki polis merkezi önünde yaptıkları gösteri, Libya’daki protestolara ivme kazandırmış, ülkedeki aktif muhalefet sürecinin başlamasında öncü rol oynamıştır.

“Öfke Günü” ve Devrimin Ayak Sesleri

Libya’da, bölgeyi saran Arap baharının etkisi ile Ocak 2011’de konut probleminin ve yolsuzlukların dile getirildiği ilk pro­testolar patlak vermiş ve ilk etapta hükûmetin 24 milyar dolarlık yatırım paketiyle bu gösterilerin önüne geçilmeye çalışıl­mıştır. Siyasî kaygılardan çok ekonomik-insanî motiflerle başlayan bu gösteriler, Tunus ve Mısır’daki değişim hareket­lerinin de etkisiyle küçük çaplı da olsa devam etmiştir. 15 Şubat’ta Bingazi’de polis karakolu önünde toplanan yüzlerce Libyalı, ülkede daha sonra Derne, Beyda ve Zintan gibi şehirlere de sıçrayacak olan protesto gösterilerinin siyasî anlam kazanmasına neden olmuştur. Güvenlik güçlerinin sert tepkisi üzerine 17 Şubat’ta organize edilen “Öfke Günü” Libya’da­ki rejim karşıtı ayaklanmanın dönüm noktasıdır.

Kaddafi rejimini devirme ortak gayesi etrafında birleşen muhalefet, organizasyon ve direniş çabalarında koordinasyonu sağlamak için 27 Şubat’ta Ulusal Geçiş Konseyi’ni (UGK) kurar. Sadece muhalefetin yoğunlaştığı ülkenin doğu kısmındaki şehirlerden değil, başkent Trablus’un da dâhil ol­duğu tüm şehirlerden 31 temsilcinin oluşturduğu Geçiş Konseyi, bir yandan ülke içindeki muhalif grupları tek bir plat­form altında birleştirirken diğer yandan da uluslararası kamuoyu ve kuruluşlarla muhalefeti temsilen iletişime geçer.

23 Mart’ta Ulusal Konsey, yine Kaddafi dönemi bürokratlarından, fakat reformcu kimliğiyle tanınan Mahmut Cibril’e ge­çici bir hükûmet kurma görevi verir. Başlarda hükûmet kurmaya sıcak bakmayan Konsey, kurulma çalışmaları devam eden Cibril başkanlığındaki geçici hükûmetle, Kaddafi sonrası geçiş döneminde meydana gelebilecek bir siyasî kaosu engellemeyi hedeflemiştir. ABD’de doktorasını almış olan Cibril, geçici hükûmetin başkanı sıfatıyla başta Fransa ve İngiltere ile yürütülen ve bu iki ülkenin UGK’yı Libya’nın meşru temsilcisi olarak kabul etmeleriyle sonuçlanan süreci idare etmiştir.

Ulusal Konsey’in kurulması, muhaliflerin siyasî organizasyon kabiliyetini önemli ölçüde artırdıysa da Konsey’in özellik­le askeri kanadı, NATO müdahalesine kadar Kaddafi güçlerine karşı bariz bir başarı elde edememiştir. Ancak Kaddafi’nin ulusal diyalog ve uzlaşı kapılarını kapatması, UGK’nın ulus­lararası meşruiyetini, aynı zamanda uluslararası camianın UGK’ya olan maddi ve askeri desteğini artırmış; bu sürecin sonucunda UGK, Libya’nın tek meşru temsilcisi olarak büyük güç kazanmıştır. Başlarda sadece Fransa, Katar, Maldivler, İtalya ve İspanya gibi ülkeler tarafından tanınan UGK, izleyen dönemde içerisinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke tarafından Libya’nın meşru temsilcisi olarak tanınmıştır.

Uluslararası Müdahale

Kaddafi’nin gitmesi ve reform talebi ile Bingazi’de başlayıp diğer şehirlere sıçrayan gösterilerin gü­venlik güçleri tarafından şiddetle bastırılması ve sonrasında çıkan çatışmalar, Libya’daki değişim talebinin rotasını kısa sürede bir iç savaşa çevirmiştir. Olayların patlak verdiği ilk günlerde uluslararası kamuoyunun dikkatinin Mısır’da olması nedeniyle Libya’daki durumun vahameti birdenbire anlaşılamadıysa da çekilmeyeceğini açıklayan Kaddafi’nin aşırı güç kullanma eğilimi içinde olması, Libya’ya yönelik endişeleri artırır.

Tunus ve Mısır’da yaşanan yumuşak geçişin Libya’da yaşanmayacağı kesindir. Bu durum, Libya’da olası bir katliamın veya iç savaşın önüne geçmek için uluslararası toplumun harekete geçmesi yönündeki kanaatleri güçlendirirken, ilk aşamada Kaddafi’nin ikna edilmesi yö­nünde diplomatik yolların denenmesi ve uluslararası yaptırım seçeneklerine başvurulması kararı alınır.

Kaddafi yönetimi ile gerçekleştirilen kısa süreli ikili temasları, 22 Şubat’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) “Libya’da şiddete acil olarak son verilmesi ve sivillerin korunması” yönündeki ilk açıklaması izler. Açıklamanın karşılık bulmaması üzerine 26 Şubat’ta BMGK tarafından silah ambargosu, Kaddafi ve ailesinin mal varlığının dondurulması ile uluslararası seyahat yasağını içeren 1970 sayılı karar kabul edilir. Ayrıca Libya’ya karşı düzenlenen askerî harekâta temel teşkil eden 17 Mart tarihli 1973 sayılı karara kadar geçen süre zarfında ABD, İngiltere, Fransa ve AB başta olmak üzere çeşitli ülkeler ve örgütler bünyesinde BMGK’yı destekleyen ambargo kararları alınır. Alınan ambargo karar­larının ve diplomatik girişimlerin netice vermediğinden hareketle 17 Mart’ta BMGK, Libya üzerinde uçuşa yasak bölge uygulanmasına karar verir ve böylelikle NATO operasyonuna giden yol da açılmış olur.

Ancak tam da burada sorulması gereken sorular var: Gerçekten diplomatik yollar tükenmiş miydi? Tek çözüm uluslararası müdahale miydi?

Uluslararası krizlerin çözümünde BM tarafından öngörülen tek yol askerî müdahale değildir. Dahası askerî müdahale, diplomatik tüm yollar tüketildikten ve kriz, uluslararası toplumu etkileyecek boyuta ulaştıktan sonra başvurulması gereken son seçenektir. Olayların başladığı 17 Şubat’tan BMGK’da kararın alındığı 17 Mart’a kadarki bir aylık süreci incelediğimizde görüyoruz ki diplomatik görüşmelerden ziyade yaptırım merkezli bir çözüme başvurulmuş, sorunun bu şekilde çözülmesi beklenmiştir. Yaptırımlar nedeniyle sivil halkın tüm bu sorunların merkezinde kalması ve asıl kayba uğrayan kesim olması bir yana; Birleşmiş Milletler’in, Kaddafi gibi otokratik bir liderin baskı yoluyla çekilmeyeceğini tahmin edememesi gibi bir ihtimal söz konusu dahi olamaz.

“Bir olayın sonucunda kim kârlı çıkıyorsa fâil de odur.”

Bölgedeki gelişmelere hazırlıksız yakalanan ve özellikle Mısır ve Tunus’ta yaşanan devrim sürecini tribünden izlemek zo­runda kalan Batılı güçler, Libya’daki süreci daha aktif bir şekilde etkileme ve şekillendirme siyaseti gütmüşlerdir. Olayların başladığı ilk günlerde Kaddafi’nin isyanı sert bir şekilde bastırması karşısında tepkilerini oldukça sınırlı tutan Batı dünyası, muhaliflerin petrol zengini birçok şehri ele geçirmesiyle tutumunu değiştirmiş, Kaddafi karşıtı söylemini sertleştirmiş­tir. Bu tepki değişikliğinin sebebi, ilk günlerde Kaddafi’nin isyan hareketini kolaylıkla bastırıp düzeni sağlayacağı düşün­cesinin, doğudaki pek çok kentin kontrolünün muhalifler tarafından ele geçirilmesi ile birlikte değişmesidir.

Libya’da muhalif güçlere başlarda verilen söylemsel destek herhangi bir askerî müdahaleyi öngörmezken, kısa sürede izlenen politika­da yeni bir evreye geçilmiş; ambargodan uçuşa yasak bölge ilanına, askerî operasyondan muhaliflerin silahlandırılmasına pek çok seçenek masaya yatırılmıştır. ABD yönetimi, Afganistan ve Irak savaşlarından sonra bölgede üçüncü bir operasyonun kendisi için maliyeti konusundaki endişeleri nedeniyle, Fransa ve İngiltere’den gelen “uçuşa yasak bölge oluşturulması” teklifine temkinli yaklaşmış; böyle bir girişimin askerî harekât içereceğini belirterek ilk etapta arka planda kalmayı tercih etmiştir. Ancak Kaddafi’nin kaybettiği şehirleri yeniden ele geçirmesi ve sivil ölümlerle “insanî müdahale” argümanının güçlenmesi ve bir müdahale ihtimalinin artması ile birlikte Amerikan yönetimi harekete geçmiş, tüm seçeneklerin masada olduğunu ifade ederek uçuşa yasak bölge uygulaması ve askeri operasyon fikirlerine yeşil ışık yakmıştır. ABD’nin bu pozisyon değişimi aslında taktik gereği bir manevradır. Afganistan ve Irak’ta hâlihazırda iki savaş yürüten ABD, bölge halkları nezdindeki saldırgan imajını daha da pekiştirmemek için arka planda kalarak Fransa ve İngiltere’nin operasyona zemin hazırlama girişimlerini desteklemiştir. Operasyon için gerekli ortam oluştuğunda ise Fransa, İngiltere ve Lübnan tarafından hazırlanan uçuşa yasak bölge önergesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kabul edilmiş; 19 Mart tarihinde askeri operas­yon Fransa öncülüğünde başlatılmış, üzerinden 48 saat geçmeden ABD tarafından koalisyonun liderliği devralınmıştır.

Libya’daki isyan hareketinin bir ay içerisinde uluslararası aktörlerin de katıldığı bir savaş haline dönüşmesinde şüphesiz ABD, Fransa ve İngiltere’nin politikaları belirleyici olmuştur. Her ne kadar savaşa gerekçe olarak “insanî müdahale” argümanı kullanılmış olsa da hemen hemen hiç kimseyi ikna etmeyen bu gerekçe, savaşın asıl nedeni olan Libya’nın petrol kaynakları­nın kontrolünü ele geçirme mücadelesini gizleyememiştir.

Libya’da mağlup tek olmasına karşın galibiyeti elde edenlerin çok parçalı bir yapı sergilemesi en temel sorun olarak karşımıza çıkıyor. Savaşın siyasî ve askerî galiplerinin yanı sıra uluslararası güçlerin -zaferdeki paylarından yola çıkarak- bütün bu güç paylaşımına müdahil olma talepleri Libya’daki hesapları karıştırıyor, siyasî istikrarın sağlanmasını daha da güçleştiriyor.

Önceki Apartheid
Sonraki İçimizdeki Truva Atları

Comments are closed.